<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>TeknoScience.Net &#187; Evrim</title>
	<atom:link href="http://www.teknoscience.net/index.php/tag/evrim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.teknoscience.net</link>
	<description>Yaşanan Değil Yaşanacak Çağa Hazırlık ®</description>
	<lastBuildDate>Mon, 06 Sep 2010 13:15:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<item>
		<title>2500 yıl önceki Anadolu kadınının yüzü</title>
		<link>http://www.teknoscience.net/index.php/2500-yil-onceki-anadolu-kadininin-yuzu/</link>
		<comments>http://www.teknoscience.net/index.php/2500-yil-onceki-anadolu-kadininin-yuzu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 10 Jul 2010 05:53:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dünya’da Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim dosyasi]]></category>
		<category><![CDATA[Teknobilim]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye’de Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.teknoscience.net/?p=3007</guid>
		<description><![CDATA[Yeni Zelandalı bilim insanları Kayseri’deki Kültepe höyüğünde geçen yıl bulunan 2 bin 500 yıllık bir kafatasını yeniden canlandırdı. Bir Anadolu köylü kadına ait olduğu belirlenen iskelet, Kültepe antik şehrindeki arkeolojik kazılarda bulundu. Anadolu Üniversitesi’nin davetiyle Kayseri’ye gelen Yeni Zelanda’daki Otago Üniversitesi profesörü George Dias’ın liderliğindeki ekip, iskeletin kemik ölçümlerini esas alarak matematiksel bir model oluşturdu. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/anadolu-kadini.jpg" alt="" width="200" height="160" align="right" />Yeni Zelandalı bilim insanları Kayseri’deki Kültepe höyüğünde geçen yıl bulunan 2 bin 500 yıllık bir kafatasını yeniden canlandırdı. Bir Anadolu köylü kadına ait olduğu belirlenen iskelet, Kültepe antik şehrindeki arkeolojik kazılarda bulundu. Anadolu Üniversitesi’nin davetiyle Kayseri’ye gelen Yeni Zelanda’daki Otago Üniversitesi profesörü George Dias’ın liderliğindeki ekip, iskeletin kemik ölçümlerini esas alarak matematiksel bir model oluşturdu.<br />
<span id="more-3007"></span><br />
<strong>Sergilenip İstanbul’a gönderilecek</strong><br />
Silikondan yapılan yüze gerçek saç ve yaşlandırılmış gözler eklendi. Ortaya Kayseri’de kalıntıları bulunan kadının gerçek yüzü çıktı. Teknik, ilk olarak bir Mısır mumyasının eksik kafatası yapımında kullanılmıştı. Uzmanlar, öldüğünde 35-50 yaşlarında olduğu tahmin edilen kadının dişlerinin çok düzgün olduğuna dikkat çekti.</p>
<p>Eserin haftasonu Otago Üniversitesi’nde sergilendikten sonra İstanbul’a yollanması bekleniyor. (Haber7)</p>
<p><a href="http://www.stuff.co.nz/national/education/3901370/New-tech-behind-old-face">Diger Kaynak</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.teknoscience.net/index.php/2500-yil-onceki-anadolu-kadininin-yuzu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fosiller ve Evrim</title>
		<link>http://www.teknoscience.net/index.php/fosiller-ve-evrim/</link>
		<comments>http://www.teknoscience.net/index.php/fosiller-ve-evrim/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 Sep 2009 13:55:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Evrim dosyasi]]></category>
		<category><![CDATA[Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.teknoscience.net/?p=2064</guid>
		<description><![CDATA[Ingiliz jeolog Adam Sedgewick, 1823 yılında Galler bölgesinde araştırma yaparken, fosilsiz tortul tabakaların üzerine tedricî değil, ani bir geçişle fosilli tortul tabakaların geldiğini belirledi. Bunların çökeldiği dönemi &#8220;Kambriyen&#8221;, alttaki tabakaların çökeldiği dönemi ise &#8220;Prekambriyen&#8221; (Kambriyen öncesi) olarak isimlendirdi. Modern yaş tayin metodlarının verdiği rakamlara göre, çökelmeleri yaklaşık 540 milyon yıl önce başlayıp 490 milyon yıl [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-1780  aligncenter" title="evrimdosyasi" src="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/evrimdosyasi.jpg" alt="evrimdosyasi" width="282" height="127" /></p>
<p>Ingiliz jeolog Adam Sedgewick, 1823 yılında Galler bölgesinde araştırma yaparken, fosilsiz tortul tabakaların üzerine tedricî değil, ani bir geçişle fosilli tortul tabakaların geldiğini belirledi. Bunların çökeldiği dönemi &#8220;Kambriyen&#8221;, alttaki tabakaların çökeldiği dönemi ise &#8220;Prekambriyen&#8221; (Kambriyen öncesi) olarak isimlendirdi.</p>
<p style="text-align: center;"><span id="more-2064"></span><img class="size-full wp-image-2065  aligncenter" title="fosiller" src="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/fosiller.jpg" alt="fosiller" width="250" height="160" /></p>
<p>Modern yaş tayin metodlarının verdiği rakamlara göre, çökelmeleri yaklaşık 540 milyon yıl önce başlayıp 490 milyon yıl önce sona eren Kambriyen tabakaları ilk olarak Galler&#8217;de bulunduysa da, yeryüzünde aynı dönemde oluşmuş bütün kayalar Kambriyen sistemine ait olarak kabul edilmektedir (bu yazıda rakamlara matematik doğruluklarından ziyade, canlıların yaratılışındaki öncelik/sonralık münasebetini göstermeleri itibariyle yer verilmiştir).</p>
<p>Sedgewick, Kambriyen&#8217;in tabanını (başlangıcını) ilk trilobit* fosillerinin bulunduğu tabaka seviyesi olarak tarif etti ve bu görüş bir asır boyunca geniş kabul gördü. Dünyanın neresinde olursa olsun, trilobitli tabakaların fosilsiz tabakaların üzerine geldiği yer Kambriyen&#8217;in tabanını işaret ediyor, olarak kabul edildi. Fakat bugün bu sınır daha alt bir seviyede belirtiliyor. Bugün jeologlar özel bir iz fosilin görülmesini (hayvanın korunmuş sert kısımlarından ziyade, davranışının fosil kaydını) Kambriyen&#8217;in başlangıcı olarak alıyorlar.</p>
<p><strong>Kambriyen Patlaması veya hayvanlar âleminin aniden yaratılması </strong><br />
Sedgewick&#8217;in böyle aniden yaratılan büyük ve kompleks fosilleri keşfetmesi Charles Darwin için sıkıntı kaynağı olacaktı. Darwin, Türlerin Menşei&#8217;nde Prekambriyen döneminin uzun sürmüş ve canlı yaratıklarla kaynamış olması gerektiğini ifade etmişti. Peki ama bu yaratıkların fosilleri neredeydi? Eğer Darwin haklı olmuş olsaydı, Kambriyen&#8217;in en alt tabakalarındaki kompleks yapılı yaratıkların ortaya çıkması için, ondan önce basit haberci yaratıkların yeraldığı uzun bir evrim periyodunun geçmesi gerekecekti. Darwin, teorisine yöneltilen bu en sıkı tenkidi asla delillerle yalanlayamamıştır. Bunun yerine, fosil kayıtların noksanlığı karşısında söylenip durmuş ve yeryüzünün her tarafında ilk trilobitli tabakaların hemen altında eksik bir tabakalar zonu olduğuna inanmıştır. Prekambriyen yaşlı fosillerin varolması gerektiğinden emindir. Evet, Prekambriyen yaşlı fosiller vardır, fakat bunlar çok uzak bir geçmişte değil Kambriyen tabakalarının hemen altındaki Prekambriyen tabakalarında bulunmaktadır ve hem seyrek, hem çok küçük, hem de en önemlisi iskeletsizdirler. Bir başka deyişle, küçük boylu iskeletsiz fosillerden büyük boylu iskeletli fosillere aniden geçilmektedir.</p>
<p>Bugün Prekambriyen/Kambriyen sınırının yaşı 543 milyon yıl, en eski trilobit fosillerininki ise 522 milyon yıl olarak hesaplanmaktadır. Dolayısıyla 543 milyon yıl ile 522 milyon yıl arasındaki 21 milyon yıllık dönem bütün dünya üzerinde boştur, fosilsizdir ve &#8220;trilobit öncesi&#8221; dönem olarak adlandırılmaktadır. Gezegenimiz bugün kabul edilen (ve doğruluğu hâlâ tartışılan) yaşına göre ilk 3,5 milyar yılında hayvan hayatından yoksundu. Yaklaşık ilk 4 milyar yıla dair ise, açık bir fosil kayıt bulunmamaktadır. Fakat yukarıda da gördüğümüz gibi, yaklaşık 550 milyon yıl önce, okyanuslarda oldukça hacimli ve çok çeşitli iri hayvanlar yaratıldı. Bu, âni denebilecek kadar süratli olan ve hâlen çözülmesi en zor biyolojik hâdiselerden biri olarak kalmaya devam eden Kambriyen Patlaması idi. Çok kısa bir zaman aralığında eklem bacaklılar, yumuşakçalar, deniz yıldızları ve bazı iskeletli hayvanlar fosil kayıtlarına ilk giren canlılar oldu, ve yeryüzü çok sayıda omurgasız deniz hayvanına sahip bir gezegen konumuna geldi. O günkü karalar liken ve belki birkaç basit yapılı bitki hariç büyük ölçüde kıraçtı; ağaç, funda, gövdeli bitki yoktu. Köklü bitkilerin yokluğundan dolayı, karaların yüzeyine az miktarda toprak tutunmuştu.</p>
<p>Kambriyen Patlaması&#8217;nın daha açık delilleri ABD&#8217;nin Washington Eyaleti&#8217;ndeki küçük Addy kasabasının yakınlarında görülmektedir. Burada üstüste dizilmiş binlerce kuvarsit tabakasının en alttakilerinde fosil bulunmadığı, fakat yukarıya doğru aniden, sanki bir sihirli değnek dokunmuş gibi çok miktarda fosilin (&#8220;fosil kaynıyor&#8221; dedirtecek ölçüde) yeraldığı görülmektedir. Burada, brakiyopod denilen, küçük istiridyelere benzer kabuklu yaratıkların, ayrıca sünger ve çok küçük birkaç yumuşakçanın kalıntıları mevcuttur. Fakat Addy&#8217;de fosilli ilk katmanlarda bulunan en yaygın fosiller, tıpkı Galler&#8217;deki gibi trilobitlerdir. Bunlar ilk bakışta, büyük böcek veya yengeçlere benzemektedirler, fakat yakından incelendiklerinde, hâlen yaşayan hiçbir canlıya benzemedikleri görülür. Trilobit fosillerinin boyu mikroskobik seviyeden 1 metreye kadar değişmektedir. Çok sayıda dikenleri, miğfere benzeyen başları, kendilerine has gözleri, bir dizi ayak, solungaç ve çeşitli eklem bacakları vardır. Sonuçta trilobitler karmaşık yapılı yaratıkların fosilleridir.</p>
<p>Darwin&#8217;in teorisi eğer doğruysa, ilk fosiller bir trilobitten daha basit olmalıydı. Fakat, dünyanın diğer birçok yerinde olduğu gibi Addy&#8217;de de, ilk fosiller fosilsiz tabaka dizisinin en üstünde bulunan trilobitlerdir. Bu durum, kompleks yapılı hayvanların yeryüzünde evrim öncüleri olmaksızın yaratıldıklarını göstermektedir. Bunlara bir başka misâl, Kanada&#8217;nın Burgess Shale bölgesi&#8217;nde bulunan Hallucigensia&#8217;dır. Sırtı sıra halde yedi tantakül ile kaplı olan hayvan, sadece kendine mahsus bir hususiyet olarak, deniz tabanı üzerinde baston-ayak şeklindeki uzun yedi çift ayak ile hareket ediyordu. Bu istisnaî formlardan bir diğeri olan Opabinia ise beş göze sahipti; başının üzerinde, çatal şeklinde bir uç ile son bulan bir uzantı vardı ve hayvan avını yakalarken muhtemelen bundan yararlanıyordu. Burgess Shale tabakalarında toplam on yeni omurgasız ana dalının (phylum=filum) temsilcileri bulundu, fakat bunlardan hiçbiri bilinen ana dallar arasında bir ata veya halka olma özelliği taşımıyordu. Bu fosiller kendilerini mevcut ana dallara bağlamaya çalışan bugüne kadarki bütün girişimlere direnmişlerdir.</p>
<p><strong>Darwin&#8217;in gerçekleşmeyen rüyası: Geçiş formları </strong><br />
Darwin 1859&#8242;da Türlerin Menşei&#8217;ni yayınladıktan sonra, tabiî bilimler câmiasında geçiş türleri meselesi tartışılmaya başlandı. Çünkü bunların mevcut olmayışı iddianın önemli kusurlarından biriydi. Aynı asrın sonlarına doğru zoologlar keşif çalışmalarını bâkir bölgelere yönelttiklerinde, karalar ve denizlerde Darwin&#8217;in döneminde bilinmeyen birçok yeni tür keşfedildi. Son yüzyıl boyunca derin sularda yaşayan çok sayıda balık türü, ayrıca kara ve su omurgasız türleri bulundu, fakat bunların tamamının izole durumda kalmış farklı canlılar olduğu, evrim anlamında ata veya ara form olmadığı anlaşıldı.</p>
<p><strong>Pogonoforlar </strong><br />
Tamamen yeni organizma tiplerinden biri, Endonezya sularında keşfedilen ve o güne kadar bilinmeyen bir deniz solucanı türüydü. Sonunda hayvanlar aleminin yeni bir ana dalına ait olduğu anlaşılan bu canlılar Pogonophore olarak adlandırıldı. Bugün bunların okyanus tabanına bağlı sert kitinsi uzun tüpler içinde yaşayan, ayaksız organizmalar olduğu biliniyor. Galapagos sularında dalış yapan Alvin araştırma denizaltısı dokuz bin metre derinlikte volkan bacalarının yakınındaki sıcak sularda uzunlukları iki metreyi geçen bu canlıların fotoğrafını çekti ve bilinen ana dallar arasındaki eksik halkalardan olmayan Pogonoforların ilk defa keşfedilen, çok özel organizma tiplerinden biri olduğu anlaşıldı. Bunların diğer çok hücreli hayvanlar arasında daha önce görülmeyen özelliklerinden biri ağız ve sindirim organlarının olmamasıydı. Beslenme mekanizmaları bugün zoologlar için hâlâ bir bilmece olarak kalmaya devam eden Pogonoforlar hayalî evrim ağacının hiçbir dalında kendilerine yer bulamamaktadırlar. Çünkü bütün canlı türler gibi kendilerine mahsus bir fıtratla yaratılmışlardır.</p>
<p>Darwin&#8217;in döneminde fosilli tabakaların sadece çok küçük bir kısmı incelenmişti ve meslekten paleontologların sayısı henüz iki elin parmakları kadardı. Yeryüzünün birçok bölgesine gidilmemişti; jeolog ve paleontologların incelediği kesimler çok azdı. Asya, Avustralya ve Afrika&#8217;nın uçsuz bucaksız bölgeleri bâkirdi. Darwin kendi döneminde fosilli tabakaların ancak çok küçük bir kısmının incelenmiş olduğu konusunda ısrar ediyor, geçiş halkalarının bulunmayışının evrim ile telif edilemeyeceğini ileri süren muhaliflerini göğüslemeye çalışıyor, birçok eksik halkanın yeraltında gömülü olduğunu ve keşfedilmeyi beklediğini belirtiyordu. Gerçekten, yeryüzünün keşfedilmemiş kısımlarında canlı eksik halkalar bulma ihtimali mevcut idiyse de, esas ümit fosillere bağlanmış durumdaydı. Fosilli tabakalarda eksik halka arayışı daima devam etti. Paleontoloji faaliyeti öyle bir noktaya geldi ki, bu disiplindeki çalışmaların muhtemelen çok büyük kısmı 1860&#8242;tan bu yana gerçekleştirildi. Bugün sınıflandırılmış yüzbinlerce fosil türün sadece çok küçük bir kısmı Darwin tarafından biliniyordu. Fakat o günden bu yana keşfedilen bütün fosiller ya yeni türlere, veya Pogonoforlar gibi, hiçbir yakınlık münasebeti arzetmeyen türlere aitdirler.</p>
<p><strong>Bitkilerin farklı sınıflar şeklinde yaratılması </strong><br />
Bu durum bitkiler için de geçerlidir. Bütün büyük grupların ilk temsilcileri, çok farklı hususiyetlere sahip bitkiler şeklinde yaratılmış olarak tortul tabakalarda aniden ortaya çıkmaktadır. Bunlardan biri, jeologların Kretase olarak adlandırdıkları (yaklaşık 130 milyon yıl ilâ 65 milyon öncesi arasındaki) döneme ait olan Kapalı Tohumlular&#8217;dır (Angiospermler). Kambriyen kayalarında hayvan gruplarının ani ortaya çıkışı gibi, Kapalı Tohumlular&#8217;ın birden görünmesi de Darwin&#8217;in zamanından beri bütün izah çabalarına direnen bir durumdur. Kapalı Tohumlular, günümüze kadar değişim geçirmeksizin varlıklarını devam ettiren farklı sınıflar şeklinde yaratıldılar. İlk ortaya çıkışlarını takiben kısa bir zaman aralığında yeryüzü bitki örtüsünü yenilediler. Bu ani ortaya çıkış Darwin&#8217;i endişelendiriyordu. Hooker&#8217;a yazdığı bir mektupta, &#8220;Bitkiler âleminin tarihinde hiçbirşey, yüksek yapılı bitkilerin ani şekilde gelişmesinden daha olağanüstü değildir.&#8221; diyordu.</p>
<p><strong>Kara ve deniz omurgalıları </strong><br />
Omurgalı fosilleri de aynı modeli izlemektedir. Her büyük grubun ilk temsilcileri diğer gruplara geçiş formları ile bağlanmaksızın aniden ortaya çıkmaktadır ve kendi sınıfının özelliklerini taşımaktadır. Sonraki temsilciler ayrı bir yapıda yaratılmışlardır. Meselâ çeşitli balık gruplarının yaratılışını ele alalım. Yaklaşık dörtyüz milyon yıl önce, bilinen balık gruplarının büyük bir kısmı kısa bir zaman zarfında fosil tabakalarda göründüler. Bunların arasında çenesiz ostrakodermler, zırhlı garip plakodermler, ayrıca akciğerli balıklar, lobyüzgeçliler, estürjonlar gibi modern balık formlarının temsilcilerinin büyük bölümü bulunmaktadır. Bütün bu grupların ilk temsilcileri ilk ortaya çıktıklarında öyle büyük bir farklılık arzetmektedirler ki, bunlardan hiçbiri kelimenin en geniş anlamıyla bile, diğer gruplara göre ara form olarak düşünülememektedir. Senaryo diğer gruplardan elli milyon yıl sonra ortaya çıkan kıkırdaklı balıklar (köpek balıkları ve vatozlar) için de aynıdır. İlk zuhurlarında bunlar da önceki balık gruplarından farklı ve izole durumdadırlar. Paleontolojinin tanıdığı hiçbir balık grubu bir diğerinin atası olarak sınıflandırılamamaktadır; bunların hepsi kardeş grup sıfatı taşımaktadırlar, asla ata veya torun olarak değil. Âlemlerin Rabbi ilim, hikmet ve kudretinin sınırsızlığını, sonsuz denebilecek sayı ve çeşitte mahlukları (aynı zamanda birer san&#8217;at eseri hüviyetiyle) yaratarak göstermektedir.</p>
<p>Aynı şema amfibilerin (hem suda hem karada yaşayan hayvanların) yaratılışı için de geçerlidir. Üçyüzelli milyon yıl önce, temsilcileri bugüne ulaşmayan çok sayıda eski amfibi grubu elli milyon yıla yayılan bir periyodda varlık sahnesine çıkmıştır; bunu fosillerden anlıyoruz. Yine her grup ilk göründüğü andan itibaren farklı ve izole durumdadır ve hiçbir grup bir diğerinin atası olarak değerlendirilememektedir. Aynı şekilde, su kurbağası, kara kurbağası, semenderler ve bacaksız kurbağalar gibi bugün yaşayan amfibi grupları milyonlarca yıl sonra doğduğunda, önceki amfibi formlarından farklı ve izole haldedirler. Aynı durum, farklı sürüngen ve memeli grupları yaratıldığında bir daha tekrarlanmaktadır.</p>
<p>Fosiller evrimin istediği geçiş formlarını vermemekle kalmıyor, teori için gereken bu formların giderek daha fazla sayıda olmasını gerektiriyor. Gerçekte, paleontolojinin ortaya koyduğu yokolmuş tür ve grupların neredeyse hepsi birbirlerinden farklı ve izole halde olduklarından, farklı dalları birleştirmek için de bir o kadar fazla sayıda ara halka gerekiyor.</p>
<p>Bugün geldikleri noktada fosiller evrim kavramına çok kuvvetli bir meydan okuyuş içindeler. Bilinen grupları ayıran büyük aralıkları küçültmek için çok sayıda geçiş formuna ihtiyaç var. Darwin Türlerin Menşei&#8217;nde bu noktaya birçok defa dönmekte, okuyucuyu sayısız geçiş formunun varlığını peşinen kabullenmenin gerekli olduğuna inandırmaya çalışmaktadır. Fosil tabakalarda geçiş formlarının olmayışı, kendine ait hususiyetlere sahip olan (fakat farazî atasında bunlar bulunmayan) bir grubun durumunda açıkça kendini göstermektedir. Meselâ evrime göre balıkdan amfibilere geçişi ele alalım. Geçiş formları yoktur. İlk amfibiler, karada rahat hareket edebilecek normal dört ayaklı tipte ön ve arka ayaklara sahip olarak yaratılmıştır. Bazı uzmanlar üç büyük uçan omurgalı sınıfının, yani pterozorlar (bugün ortadan kalkmış uçan sürüngenler), kuşlar ve yarasaların tahminî atalarının en yakın ebeveynlerini tanımladılar; fakat bu üç uçan sınıfın herbirinin ilk temsilcileri ile, tahmin edilen en yakın ata tipleri arasında büyük bir boşluk bulunmaktadır. İhtiyozorlar, pleziyozorlar, balinalar, foklar, deniz memelileri gibi büyük su omurgalı grupları ile bunlara en yakın oldukları varsayılan kara ataları arasında aynı şekilde çok önemli bir boşluk sözkonusudur.</p>
<p>Evrime göre bir kara memelisini balinaya dönüştürmek için de çok sayıda modifikasyon gereklidir (bir su memelisi olan ve daha sonra yaratılan balina, evrime göre bu defa bir kara memelisinin suya dönmesiyle evrimleşiyordu): arka ayakların değişmesi, kuyruk yüzgeçlerinin gelişmesi, yeni profilin ortaya çıkması, ön ayakların kısalması, burun deliklerinin kafanın tepesine gelmesi için kafatasında değişiklikler olması, nefes borusunun ve davranış tarzının değişmesi, yeni doğanların su altında emzirilmesi için özel meme uçlarının oluşması vs. Bütün bu değişiklikler hesaba katılırsa, karada yaşayan hayalî atadan modern balinaların ortak atasına en kısa yol üzerinde yüzlerce hattâ binlerce geçiş türünün muhtemel varlığını düşünmek zorunda kalırız. Açıkça görüyoruz ki, evrim lobisi gülünç duruma düşmek pahasına akıl ve mantığı zorlamayı göze alabilmektedir.</p>
<p>Bir başka problem benzerliktir. Tabiatta bu çeşit hâdiseler yaygındır: balina ile ihtiyozor yüzgeçlerinin kemiksi yapısının benzerliği, köstebek ile köstebek-cırcır böceğinin ön ayaklarının benzerliği, omurgalılarda ve kafadan bacaklılarda göz modelinin benzerliği, kuşların ve memelilerin iç kulak yapıları arasındaki büyük paralellik. Zikredilen bütün durumlarda benzerlikler çarpıcı olmasına rağmen, bunları taşıyan türler arasında en küçük bir biyolojik akrabalık münasebeti bulunmamaktadır.</p>
<p>Bir başka önemli yakınlık örneği, plasentalı olan köpekgiller ile olmayan keseliler arasındaki benzerlikdir**. Avustralya&#8217;da Tasmanya kurdu adıyla bilinen köpek görünüşlü bir et yiyici (Thylacinus) güneybatı Tasmanya&#8217;nın balta girmemiş nemli ormanlarında yakın zamana kadar yaşıyordu. Bir keseli olan bu et yiyicinin plasentalı köpek ile hiçbir akrabalık münasebeti olmamasına rağmen, bu ikisi genel görünüş, iskelet yapısı, diş, kafatası vs bakımından birbirlerine öyle benziyorlardı ki, sadece tecrübeli bir zoolog bunları ayırtedebilirdi. Fakat, üreme sistemlerindeki yumuşak dokuların, yani hayvan öldüğünde fosilleşmeyen ve çürüyerek yokolan kısımların anatomisiyle ilgili olarak, iki grup arasında önemli bir farklılık sözkonusuydu. Birisi keseli, diğeri ise plasentalıydı. Bir başka deyişle, sadece fosilleri incelenirse bu ikisi aynı tür içine sokulabilirdi. Farklı türler oldukları ise ancak canlı örnekleri karşılaştırılarak söylenebilirdi.</p>
<p>Netice itibariyle, fosillerin yanıltıcı olabileceğini gösteren bu misâller, aynı zamanda, evrim gibi büyük bir iddianın ne kadar güçlü deliller gerektirdiğini, fakat bunlardan da ne ölçüde mahrum bulunduğunu ortaya koymaktadır. Uluhiyeti inkâr adına açık bir evrim baskısı altında tutulan biyoloji camiasının birkaç istisna isim dışında bütün bunları görmezden gelmesi ise, kamuoyunun haberdâr olmadığı oldukça vahim bir tabloyu gözler önüne sermektedir. Bilim câmiasına aklı selimin, Yaratıcı&#8217;ya saygılı ilim ehline de bu saygının gerektirdiği cesaretin hâkim olacağı zamanlara en kısa zamanda erişmemiz temennisiyle&#8230;</p>
<p><em><strong>Kaynaklar</strong><br />
- Denton, M., 1988 Evolution: A Theory in crisis. Burnett Books. London.<br />
- Germain, M.S., 1999 Qui est l&#8217;ancÃªtre des oiseaux? Science&amp;Vie, no 977, FÃ©vrier, Paris.<br />
- Ward, P.D.&amp;Brownlee, D. 2000 Rare Earth.Copernicus. New York. </em></p>
<h4>Dipnotlar<br />
* Trilobitler yaklaşık 550 ilâ 440 milyon yıl öncesi arasında yaşadıkları zannedilen ve bugünkü yengeçlere benzeyen ilk eklem bacaklı hayvanlardır.<br />
** Plasenta, dölyatağına çok sayıda uzantı ile sıkıca tutunan ve cenin ile göbek bağı yoluyla iletişim kuran çok damarlı, etli ve süngersi bir kitledir. Tek delikli yumurtlayan memeliler (sindirim, boşaltım ve üreme kanalları ortak bir boşluğa açılan hayvanlar olup, sadece üç cins sözkonusudur: Ornitorinkus veya ördek gagalı, Ekidna, Zaglossus) ve keseliler hariç bütün memeliler plasenter canlılardır. Keseli hayvanlar (kanguru gibi) annenin dölyatağındaki embriyon gelişiminin doğuma kadar olan sürede çok az olduğu, gelişmenin esas olarak memelerin bulunduğu karındaki bir cepte tamamlandığı memeli hayvanlardır.</h4>
<h5><a href="http://sizinti.com.tr/konular.php?KONUID=293" target="_blank">[Sizinti]</a></h5>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.teknoscience.net/index.php/fosiller-ve-evrim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>darwin amca&#8217;ya Büyük Darbe</title>
		<link>http://www.teknoscience.net/index.php/darwin-amcaya-buyuk-darbe/</link>
		<comments>http://www.teknoscience.net/index.php/darwin-amcaya-buyuk-darbe/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 Sep 2009 23:05:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dünya’da Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim dosyasi]]></category>
		<category><![CDATA[Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.teknoscience.net/?p=2041</guid>
		<description><![CDATA[Arkeologlar Gürcistan&#8217;da, 1.8 milyon yıllık 5 kafatası buldu böylece insanın evrim tarihi büyük darbe aldı. Böylece yüzlerce yıldır ders kitaplarında okutulan insanın evrim süreci de tarihin en büyük darbesini yedi. Modern insanın atası olan Homo Erektus&#8217;un bilinenden 800 bin yıl önce Afrika&#8217;dan Avrasya&#8217;ya göç ettiği ve orda geliştikten sonra yeniden Afrika&#8217;ya dönüp Homo Sapiens haline [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-full wp-image-2042" title="evrim-darwin" src="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/evrim-darwin.jpg" alt="evrim-darwin" width="400" height="274" /></p>
<p>Arkeologlar Gürcistan&#8217;da, 1.8 milyon yıllık 5 kafatası buldu böylece insanın evrim tarihi büyük darbe aldı.</p>
<p>Böylece yüzlerce yıldır ders kitaplarında okutulan insanın evrim süreci de tarihin en büyük darbesini yedi.<br />
<span id="more-2041"></span><br />
Modern insanın atası olan Homo Erektus&#8217;un bilinenden 800 bin yıl önce Afrika&#8217;dan Avrasya&#8217;ya göç ettiği ve orda geliştikten sonra yeniden Afrika&#8217;ya dönüp Homo Sapiens haline geldiği ortaya çıktı.</p>
<p>Gürcistan&#8217;da bulunan kemikler ve aletler, bu insanların modern insanın beyninin 3&#8242;te biri büyüklüğünde beyne sahip olduğunu, iki ayak üzerinde koşabildiğini, avcılık ve toplayıcılık yapabildiğini, 1.44 ile 1.50 arasında boya sahip olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Independent gazetesinin manşet haberine göre Gürcistan&#8217;da bulunan bazı kafatası kemikleri, &#8220;İnsanoğlunun evriminde tek beşik Afrika&#8217;ydı.&#8221; tezini çürütecek. Buna göre başkent Tiflis&#8217;e iki saat mesafede bulunan 1 milyon 800 bin yıllık bu kemikler, 800 milyon yıl sonra Afrika&#8217;dan dünyaya yayılan homo erectus&#8217;tan çok daha primitif bir insan türüne işaret ediyor. Bu veriden yola çıkan bilim adamları, insanların atalarının Afrika&#8217;dan çıkıp, önce Avrasya&#8217;ya göç ettiğini söylüyor. Orada uzun bir evrim sürecinden geçen atalarımız, daha sonra yeniden Afrika&#8217;ya dönüp, günümüzden 1 milyon yıl önce de ikinci bir göçle dünyaya dağıldılar. Bir bilim adamı, bu buluşun önemini &#8220;İlk Avrupalıların beşiği Gürcistan&#8217;dı.&#8221; sözleriyle özetledi. <a href="http://www.independent.co.uk/news/science/a-skull-that-rewrites-the-history-of-man-1783861.html">Haberin gercek adresi icin&#8230;.</a></p>
<h5>[<a href="http://www.haber3.com/evrim-tarihine-buyuk-darbe-504509h.htm">haber3</a>]</h5>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.teknoscience.net/index.php/darwin-amcaya-buyuk-darbe/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Evrimin Dayandığı Deliller</title>
		<link>http://www.teknoscience.net/index.php/evrimin-dayandigi-deliller/</link>
		<comments>http://www.teknoscience.net/index.php/evrimin-dayandigi-deliller/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 24 Aug 2009 15:59:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Evrim dosyasi]]></category>
		<category><![CDATA[Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.teknoscience.net/?p=1940</guid>
		<description><![CDATA[“Bu ders kitapları, öğrencilere, homoloji hakkında devam eden tartışmayla ilgili hiçbir bilgi sunmamaktadırlar. Bunun yerine, homolojiyi ‘ortak ata’ olarak tanımlamanın ve sonra kısır döngüye girerek, ‘onun ortak atanın delili olduğunu savunmanın bilimsel olduğu’ yönünde bir izlenim vermektedirler. Bu kısır döngüsel düşünme biçimi, öğrencileri yarım yamalak ve eleştirel olmayan bir düşünme biçimine sevk etmektedir. Bu sadece [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-1780  aligncenter" title="evrimdosyasi" src="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/evrimdosyasi.jpg" alt="evrimdosyasi" width="282" height="127" /></p>
<p><em>“Bu ders kitapları, öğrencilere, homoloji hakkında devam eden tartışmayla ilgili hiçbir bilgi sunmamaktadırlar. Bunun yerine, homolojiyi ‘ortak ata’ olarak tanımlamanın ve sonra kısır döngüye girerek, ‘onun ortak atanın delili olduğunu savunmanın bilimsel olduğu’ yönünde bir izlenim vermektedirler. Bu kısır döngüsel düşünme biçimi, öğrencileri yarım yamalak ve eleştirel olmayan bir düşünme biçimine sevk etmektedir. Bu sadece bilimin değil, bütün toplumumuzun da bir sorunudur. Demokrasi, yanlış görüşleri fark edebilecek ve kendileri için fikir ileri sürebilecek iyi eğitimli vatandaşlara ihtiyaç duyar. Onun otorite konumundaki şahısların söylediklerini yutan uysal kitlelere ihtiyacı yoktur.” (John Wells).</em><br />
<span id="more-1940"></span><br />
<em>“Çok sayıda modern ders kitabının, Haeckel’in embriyo çizimlerini kullanmaya devam etmesine yol açan akılsızca davranışlardan hayrete düşüp utanmalıyız!”<br />
(G. de Beer).</em></p>
<p><em>“Bu yaptığım sahtekârlık (Haeckel’in yaptığı) itirafından sonra kendimi ayıplamış ve kınanmış olarak görmem gerekir. Fakat benim tesellim şudur ki, suçlu durumda yan yana bulunduğumuz yüzlerce arkadaş, birçok güvenilir gözlemci ve ünlü biyolog vardır ki, onların çıkardıkları en iyi biyoloji kitaplarında, tezlerinde ve dergilerinde benim derecemde yapılmış sahtekârlıklar, kesin olmayan bilgiler, az çok tahrif edilmiş, şematize edilip yeniden düzenlenmiş şekiller bulunuyor” (F. Hitching)</em></p>
<p><strong>1- Karşılaştırmalı morfoloji ve anatomiden elde edilen deliller</strong>Bitki ve hayvanların sınıflandırılmasında umumiyetle yakın ak­rabalık ile grupların morfolojik benzerlikleri arasında doğru orantı vardır. Ancak morfolojik benzerliği fazla olan grupları daima yakın akraba kabul etmek yanıltıcı olur. Meselâ su hayatına uymuş olmalarından dolayı morfolojik yapıları birbirine benzeyen köpek balığı, Ichtyosaurus ve yunus balığı akraba değildir (Şekil 1).</p>
<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-1941  aligncenter" title="suya-adaptasyon-baliklar" src="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/suya-adaptasyon-baliklar.jpg" alt="suya-adaptasyon-baliklar" width="375" height="385" /></p>
<p><strong>Şekil 1. </strong>Su hayatına adaptasyon sebebiyle konverjens evolüsyon: A- Köpek balığı, B- Ichtyosaurus (soyu tükenmiş reptil), C- Yunus balığı (bir memeli).</p>
<p>1840’lı yıllarda Britanyalı anatomist Richard Owen, aynı görevi üstlenen organları “analog,” birbirine yapı bakımından benzer organları da “homolog organlar” olarak adlandırmıştır1.</p>
<p>Bunlardan köpek balığı gerçek bir balık, yunus balığı su hayatına uymuş bir memeli, Ichtyosaurus da su hayatına uymuş, fakat daha sonra nesli ortadan kalkmış bir sürüngendir. Bu benzerliğe “analoji” veya “konverjens” denir. Böyle birbirine benzeyen şartlara sahip ortamlarda, yakın akraba olmayan organizmaların birbirine benzer şekildeki adaptasyonlarına da “konverjens evolüsyon” adı verilir. Farklı organizma gruplarında, değişik embriyolojik yapılardan hasıl olan, fakat aynı görevi gören organlar birbirinin analoğudur. Meselâ kuşlar, yarasalar ve böcek kanatlarının gelişmeleri farklıdır.</p>
<p>Homolog yapıların klasik örnekleri, ön eklemleridir. Her ne kadar yarasa uçmak için kanatlara, yunus balığı yüzmek için yüzgeçlere, at koşmak için bacaklara ve insan kavramak için ellere sahip olsa da, bunların eklemlerindeki kemik yapıları benzerdir (Şekil 2).</p>
<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-1942  aligncenter" title="farkli-hayvanlar-on" src="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/farkli-hayvanlar-on.jpg" alt="farkli-hayvanlar-on" width="275" height="440" /></p>
<p><strong>Şekil 2.</strong> Farklı omurgalı hayvanların ön ektsremitelerinin karşılaştırılması. Homoloji örnekleri. 1- At, 2- Köpek, 3- İnsan, 4- Yarasa, 5- Penguen’e ait ekstremiteler.</p>
<p>Yarasalarda ön ve arka ayaklar arasındaki deri, uçmaya yarar. Kuşlarda ön üye­ler kanat olarak iş görür. Böceklerin kanatları, göğüs bölgesinin belli yerlerindeki derinin uzantısıdır. Böyle gelişmeleri farklı, gördükleri işleri aynı olan organlara “analog organ” denir.</p>
<p>Darwin homolojinin önemini Türlerin Kökeni’nde şöyle açıklamıştır:<br />
<em>“Aynı sınıfın üyelerinin, yaşam alışkanlıklarından bağımsız olarak, organizasyonlarındaki genel plân içinde birbirlerine benzediklerini gördük. Bu benzerlikler sıklıkla ‘tip birliği’ terimiyle ya da sınıfın farklı türlerindeki bazı kısımlar ve organların homolog (yapı uyuşması içinde) olduğu söylenerek izah edilmiştir.Kavramak için şekillendirilmiş bir insan avucunun, kazmak için var olan bir köstebek elinin, atın ayağının, yunus balığı yüzgecinin ve yarasa kanadının aynı kalıpla inşa edilmiş olması ve aynı göreceli yerde benzer kemikleri bulundurmasından daha merak uyandırıcı ne olabilir”</em> 2.</p>
<p><strong>2- Karşılaştırmalı morfoloji ve anatominin kritiği</strong></p>
<p>[<a href="http://www.sorularlaevrim.com/makale/evrimin-dayandigi-deliller-138.html">Yazinin Devami icin Tiklayin</a>]</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.teknoscience.net/index.php/evrimin-dayandigi-deliller/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Evrim Teorisi Hakkında Ünlü Dünüşürlerin Değerlendirmeleri</title>
		<link>http://www.teknoscience.net/index.php/evrim-teorisi-hakkinda-unlu-dunusurlerin-degerlendirmeleri/</link>
		<comments>http://www.teknoscience.net/index.php/evrim-teorisi-hakkinda-unlu-dunusurlerin-degerlendirmeleri/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 11 Aug 2009 14:12:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Evrim dosyasi]]></category>
		<category><![CDATA[Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[Dusunceler]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.teknoscience.net/?p=1853</guid>
		<description><![CDATA[Evrim Teorisi, özellikle son 150 yıldır, devamlı tartışma konusu yapılmış, leh ve aleyhinde pek çok şey söylenmiştir. Fakat son on-onbeş yıldır bu teoriye olan hücumlar ve ortaya konan deliller, söz konusu teorinin müdafaasını adetâ im kânsız hâle getirmiştir. Bu konu ile alâkalı bazı görüşlere bu rada kısaca temas etmeyi faydalı buluyoruz. Birçok bilim adamı evrimi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-1780  aligncenter" title="evrimdosyasi" src="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/evrimdosyasi.jpg" alt="evrimdosyasi" width="282" height="127" /></p>
<p>Evrim Teorisi, özellikle son 150 yıldır, devamlı tartışma konusu yapılmış, leh ve aleyhinde pek çok şey söylenmiştir. Fakat son on-onbeş yıldır bu teoriye olan hücumlar ve ortaya konan deliller, söz konusu teorinin müdafaasını adetâ im kânsız hâle getirmiştir. Bu konu ile alâkalı bazı görüşlere bu rada kısaca temas etmeyi faydalı buluyoruz.<br />
Birçok bilim adamı evrimi bir teori olarak değil, ispatlan mış bir kanun olarak benimser.</p>
<p>Meşhur bîr evrimci olan, California Üniversitesi Zooloji Profesörü, Rus asıllı genetikçi T, Dobzshansky şöyle der;<br />
<em>&#8220;Yeryüzünde Evrimin meydana gelmesi, gözlemle değil, tarihi hadiselerle tayin edilir.&#8221;</em>2<br />
Yine aynı üniversite profesörlerinden ve meşhur bir evrimci olan R. B. Goldschmidt, bununla ilgili olarak şu ifa deleri kullanır:<br />
<span id="more-1853"></span><br />
<em>&#8220;Bitki ve hayvan dünyasının evrimi, hiçbir delile dayandırılmadan ispat edilmiş bir hakikatmış gibi kabul edilir.&#8221;</em>3<br />
On beş yıl evrim üzerinde çalışmış olan Amerikalı biyo kimya profesörü T. D. Gish, evrimle ilgili görüşünü şöyle di le getiriyor:<br />
<strong>&#8220;Hiçbir kimse ne hayatın başlangıcını gözlemiş ve ne de bir balığın kurbağaya veya bir maymunun insana dönüş tüğüne şahit olmuştur. Dolayısıyla evrim, bir hipotez olarak ileriye sürülmüş, fakat asla ispatlanamamış bir düşünce tarzıdır.&#8221;</strong>4<br />
<!--more--></p>
<p>Evrimin deney ve gözlemlerle ispatlanamadığını itiraf eden genetikçi Dobzshansky şu ifadeyi kullanır:</p>
<p><em> &#8220;Deney metodlarının evrime uygulanmaması, evrim olay larının çok uzun zamanda meydana gelmesindendir. Zira bu süre, insan tecrübesini aşmaktadır. Evrimi reddeden ler, evrim teorisine delil istedikleri zaman, evrimciler ta rafından ileri sürülen bu imkânsızlıkları tatmin edici bir izah tarzı olarak kabul etmelidirler.</em>&#8220;5<br />
Buna cevap olarak da Profesör Gish şu görüşü ileri sürer:</p>
<p><em>&#8220;Evrim hadiseleri gözlenemediği ve deneye tâbi tutulamadığından, temel gelişme olaylarını izah için evrimciler işi, geçmiş zamana havale ederler. &#8216;Uzun zaman içinde olmuştur&#8217; derler. Evet, mevcut gelişme ve değişmeler için insan gözlemlerini aşan süreye ihtiyaç vardır. Fakat o zaman evrim, sadece bir hipotez olmaktan öteye geçemez.&#8221;</em>6<br />
Evrim Teorisi hakkında yapılan bazı yorumlar ise teorinin tamamen bir hipotez olduğunu vurgulamaktadır. Evrimci olan Macbeth şöyle der:</p>
<p><em>&#8220;Darwinizm ilim değildir.</em>&#8220;7<br />
Birc ise, bu teori için, pozitif bilimlerin dışında ifadesini kullanır:</p>
<p><em>&#8220;Evrim Teorisi pozitif bilimlerin dışındadır.&#8221;</em>8<br />
Jeolog David D&#8217;Armond, evrimci düşüncenin bilimsel ça lışma prensibiyle hareket etmediğine dikkati çekerek şu de ğerlendirmeyi yapar:</p>
<p><em>&#8220;Evrimciler, tahminlerini, önce evrimin doğruluğunu ve bir hakikat olduğunu kabul ederek, onun üzerine bina eder. Böylece bu çalışmanın neticesi, sadece başlangıçtaki kabul ettiklerini izah etmeye yöneliktir. Bu ise, açık bir şekil de kanuni kaidelerin, prensiplerin ihlâlidir. Bu şekildeki hareket, kasıtlı bir başlangıç, kusurlu bir temsil, ve hatalı bir mantıktır, istekli ve arzulu bir düşüncedir.</em>&#8221;</p>
<p>Darwin de ileri sürdüğü görüşleri hakkında kesin bir bil giye sahip değildir. Nitekim, 22 Mayıs 1863&#8242;te yazmış olduğu bir mektubunda şöyle der:</p>
<p><em>&#8220;Aslında şu anda Tabii Seleksiyon Teorisindeki iddia, genel düşüncelere yaslanmak mecburiyetindedir&#8230; Teferru ata indiğimiz zaman, hiçbir türün dahi evrim neticesinde değiştiğini ispat edemeyiz. Mevcut değişmelerin ise, te orinin temelindeki izahta olduğu gibi, türün mükemmelleşmesine yarayan değişmeler olduğunu gösteremeyiz. Ayrıca, neden bazı türlerin değişip diğerlerinin değişme miş olduğunu da açıklığa kavuşturamayız.&#8221;</em>9</p>
<p>Sadece Darwin değil, onun teorisini benimseyen araştırıcılar da Darwinizm&#8217;i destekleyen yeterli delilin bulunmadığını zaman zaman ifade etmişlerdir. Bunlardan S. Bateson, 1921 yılında Amerikan İlmî İlerleme Birliği&#8217;nin Toronto&#8217;daki toplantısında şunları dile getirmiştir:</p>
<p><em>&#8220;Öğrenciler bize, türlerin kökenini izah etmemiz için sorular sordukları zaman, doğru dürüst bir cevap veremiyoruz&#8230; Çalışmaların neticesinde yeterli delillerin bulunabile ceğine inanmıştık. Şimdiye kadarki araştırmalar sonunda herhangi bir müsbet netice elde edilemediği gibi, menfi sonuçlar da inkâr edilemeyecek kadar çoğalmıştır.&#8221;</em>10</p>
<p>İngiliz paleontoloğu Prof. H. F. Osborn&#8217;un Evrimi değer lendirişi oldukça dikkat çekicidir. Şöyle der:</p>
<p><em>&#8220;Evrimin sebeplerini anlamakta her zamankinden daha çok tereddüt içindeyiz. Buffon, Lamarck, Darwin, Weissman ve De Vries&#8217;ın teorileri birbiri ardınca çürümüştür. Bizim şu anda söyleyebileceğimiz tek şey, tabiatın, İhtimal ler ve deneylerle vakit kaybetmeyip, hayat mekanizması nı yaratıcı gücü vasıtasıyla çalıştırmaya devam ettiğidir.&#8221;</em> 11<br />
Avustralyalı genetikçi Miklos da evrim teorisinin, bir takım varsayımlarla ilgili yorumlardan ibaret olduğuna dikkati çeker:<br />
<em>&#8220;Her tarafımızı kuşatmış bu evrim teorisi neyi tahmin ediyor? Rastgele mutasyon, seleksiyon katsayısı gibi bir avuç dolusu varsayım öne sürerek, zaman içinde gen frekanslarındaki değişiklikleri inceliyor. Bu büyük evrim teorisinin içeriği gerçekten bu mu?&#8221;</em> 12</p>
<p><a href="http://www.sorularlaevrim.com/makale/evrim-teorisi-hakkinda-dunyaca-unlu-ilim-otoritelerinin-bazi-degerlendirmeleri-4.html">Prof. Dr. Adem Tatlı</a></p>
<h6>Dipnotlar:<br />
2- Dobzhansky, T.; Science, Vol. 127, s. 1091, 1958.<br />
3- Goldschmidt, R. B.; American Scientist, Vol. 40, s. 84, 1952.<br />
4- Gish, D. T.; Evolution: The Fossiles Say No! Terc. dem Tatlı. Fosiller ve evrim, Cihan Neşriyat, 1984, s. 16.<br />
5- Dobzhansky, T.; American Scientist, Vol. 45, s. 388, 1957.<br />
6- Gish, D. T.; a.g.e.s. 18.<br />
7- Macbeth, N.; American Biology Teacher, s. 496, 1976.<br />
8- Brich, L. C. And P. R. Ehrlich, Nature, vol. 214, s. 1967.<br />
9- Darwin, F. (ed.); the autobiograph of charlers darwin and selected leters, s. 25.<br />
10- Nature dergisi. 28. Eylül 1931.<br />
11- Field, A.N.; The Evolution Hoax exposed. 1971. Tercüme, H. Avanoğlu, Otağyay. 1976.<br />
12- Miklos, G. L. Emergene of Organizational Complexities During Metazoan Evolution: Perspectives from Moleculer Biology, Paleontology and Neo-Darwinism. Memories of the Association of Australasian Paleontologists, 1991, 15, 28.</h6>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.teknoscience.net/index.php/evrim-teorisi-hakkinda-unlu-dunusurlerin-degerlendirmeleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Evrim Terminolojisi [Dosya -2]</title>
		<link>http://www.teknoscience.net/index.php/evrim-terminolojisi-dosya-2/</link>
		<comments>http://www.teknoscience.net/index.php/evrim-terminolojisi-dosya-2/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 08 Aug 2009 01:22:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Evrim dosyasi]]></category>
		<category><![CDATA[biyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.teknoscience.net/?p=1820</guid>
		<description><![CDATA[Evrim; değişme, başkalaşma, farklılaşma, ilerleme ve evolüsyon gibi, aralarında değişik nüanslar bulunan pek çok kelime, tâbir ve deyim yerine kullanılmaktadır. Tekâmül” manasında “evrim” kullanılıyorsa, bu manadaki evrim, teori değil, bir kanundur. Ay­nı şekilde, “evrim” terimiyle, tahavvül-ü zerrat, yani atom­ların hâl değiştirmesi kastediliyorsa, o da teori değil, bü­­tün kâinatta cereyan eden umumi bir kanundur. Her bilim [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-1780  aligncenter" title="evrimdosyasi" src="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/evrimdosyasi.jpg" alt="evrimdosyasi" width="282" height="127" /></p>
<p>Evrim; değişme, başkalaşma, farklılaşma, ilerleme ve evolüsyon gibi, aralarında değişik nüanslar bulunan pek çok kelime, tâbir ve deyim yerine kullanılmaktadır.</p>
<p>Tekâmül” manasında “evrim” kullanılıyorsa, bu manadaki evrim, teori değil, bir kanundur. Ay­nı şekilde, “evrim” terimiyle, tahavvül-ü zerrat, yani atom­ların hâl değiştirmesi kastediliyorsa, o da teori değil, bü­­tün kâinatta cereyan eden umumi bir kanundur.</p>
<p>Her bilim dalının kendine has ıslahat ve tabirleri olduğu gibi, evrimin de kendisine has terminolojisi vardır. Bu terminoloji üzerinde henüz tam ittifakın sağlanamamış olmasındandır ki, aynı mana ve mefhumlar, farklı kimseler tarafından değişik anlamlarda kullanılmaktadır. Bu tabirlerin tam oturmamış olmasını, evrim teorisinin yeniliğinden başka, ilimdeki gelişmeye paralel olarak, bu teoriye zamanla yapılan tali ilavelerle kazandığı farklı manalarda aramak gerekir. Bir de buna “dili Türkçeleştirme” adı altında pek çok tabir ve kelimenin atılarak, o manaların tek kelimeyle ifade edil­meye çalışıldığını eklerseniz, meselenin güçlüğü anlaşılır.<br />
<span id="more-1820"></span><br />
Yaygın kullanım alanı olan bazı Arapça ve Farsça terim ve tabirler, Türkçe ve Osmanlıca kaynaklarda bazen aynen, bazen de kısmen değişikliğe uğratılarak muhafaza edilmiştir. Geçmişe uzanan ilim tarihi içinde, değişme, farklılaşma, başkalaşma vs’yi ifade için kullanılan tabirlere o zamanda yüklenilmiş olan manaların olduğu gibi bilinmesi önemlidir. De­ğilse, hem geçmişi iyi anlamama ve hem de hâldeki düşünceleri bütün berraklığıyla ortaya koyamama gibi bir durumla karşılaşırız.</p>
<p>Burada evrimin karşılığı olarak alınan tabirlerden bazılarına yer verilecektir. Başlıcaları evrim, evolüsyon, tekâmül, istihale, tatavvur, tahavvül, tebdil, tebeddül, tağyir, tegayyür, terakki, sudur, zuhur, techid, ontojeni ve filojeni’dir. Bu mana farklılıkları birbirine yakın olmakla beraber, ayrı ayrı kavramları ifade etmektedir. Hâl böyle iken, bu ve daha burada yer vermediğimiz benzer tabirler yerine “evrim” kelimesi kullanılmaktadır. Dolayısıyla farklı manaların aynı terimle ifadesi, bu sahada çalışanların birbirini yanlış anlamasına sebep olmakta, bu konuda bir kavram kargaşasının varlığı dikkati çekmektedir. Bu bakımdan, geçmişte benzer veya farklı mefhumların ne şekilde ifade edildiğinin, yani evrim terminolojisinin bilinmesi zarureti vardır.</p>
<p><strong>Evrim</strong><br />
Evrimle, bir değişiklik, başkalaşma veya bir farklılaşma ifade edilmeye çalışılır. Bir diğer söyleyişle evrim, kademeli olarak gelişme ve değişmeyi ifade eder. Lügat manası böyle olmakla beraber, biyolojideki kullanımında, bir türden başka bir türün veya bir varlıktan başka bir varlığın yavaş yavaş, za­manla ve tesadüfen meydana gelmesi anlatılmaya çalışılır. Bu kullanımda bir hudut veya sınırlama getirilmediği için, en küçük bir farklılıktan her türlü değişme ve başkalaşmaya ve yeni bir yapılanmaya varıncaya kadar her şey “evrim” kelimesiyle verilmek istenmektedir. Hatta “ilim ve fendeki ilerleme veya terakki” manasında bile “evrim” terimi tercih edilmektedir. Aslında biyoloji sahasında evrimin kullanılmasında bir sınırlamanın olmasına ihtiyaç vardır. Bu kelimeye günümüzde genelde yüklenen mananın “evolüsyon” karşılığında olduğu görülüyor.</p>
<p><strong>Evolüsyon</strong><br />
“Evolüsyon” terimi, yüksek ve daha karmaşık yapılı hayvan ve bitkilerin, jeolojik zamanlar boyunca, evvelce mevcut olan ilkel atalardan, değişme ve farklılaşma ile tesadüfen meydana gelmelerini ifade eder. Dikkat edilirse, evolüsyonun iki temel kabule dayandığı görülür. Birisi, tek hücreli canlıdan yüksek yapılılara doğru canlıların soy ağacında mutlaka silsile hâlinde bir sonraki varlık, önceki atalarından meydana gelmiş olmalıdır. İkincisi de, bu canlının ortaya çıkışı ve zaman içerisinde değişmesi tamamen tesadüflere bağlıdır.</p>
<p><strong>Tekâmül</strong><br />
“Tekâmül” kelimesine geçmişte birbirine tamamen zıt iki farklı mananın yüklendiğini görüyoruz. Birisi, herhangi bir varlığın zaman içinde belirli bir olgunluğa erişmesi, mükemmel hâle gelmesini ifade eder. Diğeri de, “evolüsyon” manasında, yani bir türden bir başkasının tesadüfen meydana geldiğini belirten evrim teorisi yerine kullanılmıştır. Geçmişte evrim teorisi yerine “Tekâmül Teorisi” dendiğini görüyoruz. Ancak tekâmülün evrim teorisi yerine kullanımı çok yaygın değildir. Çoğunlukla birinci manada, yani “bir varlığın mahiyetini değiştirmeden, bir başka söyleyişle, özelliğini yitirmeden, kendi yapısı içerisinde kemale ermesi, olgunlaşması” manasında ele alınmıştır. Bu yönüyle tekâmülün ifade ettiği mana, daha çok ontojeniye yakındır. Ontojeni manasında tekâmülün kullanımı, hem cansızlar âleminde hem de canlılar âleminde görülür. Meselâ yeryüzünün ilk şeklinin böyle olmadığı, başlangıçta güneşle birlikte bulunduğu, ondan ayrılıp uzaydaki yerini alarak zamanla soğuyup kabuk bağladığı belirtilerek bu kemale erme yönündeki değişmeler tekâmülle ifade edilmiş ve ilk yaratılışından itibaren yerkürenin, tekâmül ederek insan ve diğer canlıların yaşayabileceği günümüzdeki yapıya ulaştığına dikkat çekilmiştir. Yine de her an bu tedricî (yavaş yavaş) değişimin devam ettiği nazara verilmiştir. Bu yavaş yavaş değişimin, yani tedricî tekâmülün canlılar âleminde de yer aldığına vurgu yapılır. Meselâ bir elma çekirdeğinin ağaç hâline gelişi ya da bir embriyonun gelişerek kemale ermiş bir canlıyı hasıl edişi hep bu “tekâmül” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bunu özetlersek:</p>
<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-1821  aligncenter" title="tekamul-cekirdektenagac" src="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/tekamul-cekirdektenagac.jpg" alt="tekamul-cekirdektenagac" width="300" height="214" /><br />
<em>Çekirdekten bir ağacın teşekkülü</em><br />
<img class="aligncenter size-full wp-image-1822" title="tekamul-yumurtadantavuk" src="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/tekamul-yumurtadantavuk.jpg" alt="tekamul-yumurtadantavuk" width="300" height="214" /><br />
<em>Yumurtadan bir canlının gelişimi</em></p>
<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-1823  aligncenter" title="tekamul-zigottaninsan" src="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/tekamul-zigottaninsan.jpg" alt="tekamul-zigottaninsan" width="440" height="238" /><br />
<em>Tek hücreden ibaret olan zigottan insanın teşekkülü</em></p>
<p>Bütün bunlar, geçmişte “tekâmül” terimiyle ifade edilmişlerdir. Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, kâinattaki canlı ve cansız bütün varlıklar, bu manada kendi içlerinde, bir bakıma embriyodan olgun hâle gelinceye kadar gösterdikleri tedricî bir değişim kanununa tabidir. Dolayısıyla tekâmülün bu manada kullanımı teori değil, bir kanundur.</p>
<p><strong>Tahavvül</strong><br />
Evrim konusundaki yanlış değerlendirmelere sebep olan kelimelerden birisi de “tahavvül”dür. Tahavvül, “hâl değiştirme”dir. Geçmişte, “bir molekül veya bileşiğin yapısını değiştirmesi” manasında kullanılmıştır.</p>
<p>Günümüzde biliyoruz ki, elementler, hava, su ve toprak gi­bi ortamlardan iyon veya bileşikler şeklinde alınarak varlıkların meydana gelmesine sebep olmaktadır. Bu olay bir kanun şeklinde cereyan eder. Meselâ insan bünyesinde yer alan bir demir atomu, değişik bileşikler hâlinde çok farklı yolları takip ederek buraya ulaşmıştır. Demir atomu başlangıçta bir kayacın yapısındadır. Bu kayacın toprak şeklinde ayrışmasıyla onun içerisine geçecektir. Daha sonra bitki tarafından iyon ya da küçük bileşikler hâlinde alınacaktır. O bitkiyi hayvanın yemesi hâlinde hayvanın vücudunda bileşikler teşkil edecek, o hayvanın insan tarafından yenmesiyle de o demir atomu insana geçmiş olacaktır.</p>
<p>On üçüncü asırda da, atom ve moleküllerin teşkil ettiği bileşikler ve bunların canlı veya cansızların yapısında yer almasında izlediği yol da, yukarıdakine benzer bir tarzda, fakat tahavvülle açıklanmaya çalışılmıştır. Binikiyüzlü yılların sonun­da, bir ansiklopedi tarzındaki “Marifetname” adlı eserinde İbrahim Hakkı, bu meseleyi “atomların hâl değiştirmesi” şek­linde ifade eder ve şöyle der:</p>
<p>“Allah’ın emriyle felekler ve yıldızlar hareket edip dört unsur (ateş, hava, su ve toprak) birbirlerine karışır. Bu karışım ve bileşimden önce madenler meydana gelir. Bundan da bitkiler, maden ve bitkilerin birleşmesinden de hayvanlar meydana gelir ve hayvan soyu kemalini, en uygun şeklini bulunca insan hasıl olur”1.</p>
<p>İbrahim Hakkı burada atomların bir hâlden başka bir hâle geçtiğine işaret etmekte, bu elementlerin kademe kademe hangi canlı mertebelerinde görev aldığını belirtmektedir. Nitekim bir başka ifadesinde şöyle bir değerlendirme yapar.</p>
<p>“O akıcı vücut bitki âlemine girerken bazı afetler, hastalıklar ona saldırır ve bu yüzden bitki olamaz. Yahut bitki olurken kemale gelmeden, olgunlaşmadan evvel bozulur. Bitkilik vas­­fını kaybeder ve hayvanlara yem olmaktan çıkar. Bazen de bir hayvan, insanın yemesine elverişli bir duruma gel­miş­ken yenmeden evvel bozulur ve bu yüzden hayvanı insan mer­tebesine naklettirmeye, dönüşmeye engel olur. Bazen de bozulmadan insan mertebesine naklolur” 2.</p>
<p>İbrahim Hakkı’ya göre, topraktan bitki vasıtasıyla alınan, Meselâ bir sodyum atomu, çiçekte canlılık kazanmakta, koyunda daha hareketli bir hâle geçmekte, insan bünyesine gelince en yüksek mertebeye ulaşmış olmaktadır. Burada ifade edilmeye çalışılan olay, elementlerin varlıklar âlemindeki hareket seyridir. Atomların yapısında ve hareketindeki bu değişikliğin de evrim teorisiyle ifade edilmemesi gerekir. Çünkü atomların bu şekilde hâl değiştirmesi, eskilerin tabiriyle, “ta­hav­vülat-ı zerrat” olarak belirtilir. Görüldüğü gibi bu hâl değiştirme bir teori değil, bütün canlılar âleminde cereyan eden bir kanundur.</p>
<p><strong>İstihale</strong><br />
Geçmişte “istihale” ve “te­kâmül” kelimelerinin “evolüsyon” ya da “evrim” manasında kullanılmış olduğunu anlıyoruz. Nitekim Hamdi Yazır bir eserinde, tekâmül ve istihaleyi müdafaa edenlerin görüşlerine itiraz ederek şöyle diyor:</p>
<p>“Bütün hayvan vücutları mükemmel bir tasnif (sınıflandırma) ile tertip edildiği zaman görünüyor ki, aralarında nok­sanlıktan kemale (mükemmele) doğru, yani basitten mürekkebe (kompleks yapılıya) giden bir derecelenme vardır. Bununla beraber, her bir cinsin diğer cinsten hasıl olduğuna (meydana geldiğine) dair bir tecrübeye, bir şahide de rastlamıyoruz. İnsan insandan doğuyor; aslan aslandan, at attan, maymun maymundan&#8230; Böyle olmakla beraber, bu tecrübeye rağmen, aynı menşeyden (kökenden), yani topraktan gelmeye dayanılarak burada da bir mantık yapılıyor. Hayvan cinslerinin birbirine benzemesini, istihale veya tekâmülle basitten yüksek yapılının hasıl olduğuna bağlıyorlar. Bu suretle bir gün gelmiş ki, hayvanın biri ve Meselâ bir takdire göre, maymunun biri veya birkaçı insan doğuruvermiş ve insanlar bunlardan türemiş&#8230; Biz daima göğsümüzü gere gere ve ilmî yoldan hiç ayrılmayarak deriz ki: Aynı menşeyden (kökenden) gelme davası doğrudur. Evvela, bütün hayvanat için bu menşeyin aslı maddedir, basit unsurlar ve elementlerdir. Bir başka ifadeyle, topraktır. Bu maddeden hayvanatın meydana gelmesi ise ilim, irade, kuvvet, kudret sahibi haricî bir sebebe bağlıdır ki, o basit şeyden canlı hasıl olabilsin. Çünkü noksandan kendi kendine bir kâmil hasıl olamaz. Meselâ bir okkalık bir sıklet (ağırlık), iki okkalık sıkleti sürükleyemez. Çıktığı, sürüklediği farz edilirse, bir şeyin yok iken sebepsiz, illetsiz hasıl olduğunu kabul etmek lazım gelir. O zaman akıl, ilim ve fen yoktur. Aralarında mertebe yakınlığı bulunan hayvan cinslerini, tecrübenin aksine olarak, birbirinden istihale ettirmek veya doğurtmak ne tabiidir, ne zaruridir. Kurbağalar balıktan doğmuş, demek için, görülmüş bir misale ihtiyaç vardır. Gözlenmiş bir numune olmadığı ve mantıki bir zaruret bulunmadığı hâlde böyle bir hüküm, elbette fennî ve felsefi bir hüküm değildir”3.</p>
<p><strong>Tatavvur<br />
</strong>Esasen evrim yeni bir mefhum olduğu için Arapça’da da tam oturmuş bir karşılığı mevcut değildir. Bu sahadaki bazı otoriteler, evrimin karşılığı olarak “tavırdan tavıra geçme” manasında “tatavvur” kelimesinin kullanılabileceğini ileri sürerler. Darwin maddesinde bu teori “Tatavvur Teorisi” olarak adlandırılmıştır. Fakat ne Kamus’un tercümesinde ne de Arapça lügat Lisan-ül Arap’da “tatavvur” kelimesine yer verilmemiştir.</p>
<p><strong>Tebdil</strong><br />
Bir şeyin suretini şeklini değiştirme, yerine geçme/bedel olma. Tebdil-i kıyafet etme. Giyinişini değiştirme.</p>
<p><strong>Tebeddül</strong><br />
Karşılıklı olarak yerine geçme, değişme. Bir şeyin yerine başkasının geçmesi. Sosyal alanda, bir âdetin yerine başka bir âdetin gelmesidir. Biyolojik alanda ise, “bir canlının yerini bir başka canlının alması” manasında kullanılır.</p>
<p><strong>Tağyir</strong><br />
Olduğu hâlden bir başka hâle geçme. Başka hâle getirme. Süte su katarak değiştirmek.</p>
<p><strong>Tegayyür<br />
</strong>Hâlini değiştirmek. Rengin değişmesi, karşılıklı başkalaşma.</p>
<p><strong>Terakki<br />
</strong>Yükselme, yukarı kalkma, merhale, aşama. Maddi ya da manevi alanda basamak basamak yukarı çıkma, atlaya atlaya ilerleme, atılım.</p>
<p><strong>Sudur<br />
</strong>Ortaya çıkma, zahir olma, yaratılma. “Tecelli” kelimesiyle de ifade edilmiş olan bu tabir, “yokluktan varlık âlemine çıkarılma, yoktan yaratma” yerine kullanılmıştır.</p>
<p><strong>Zuhur<br />
</strong>Kelime olarak “ortaya çıkmak, belirtmek, görünmek, meydana gelmek” anlamındadır. Canlı ana türlerin kozmolojik evrimini ifade eder.</p>
<p><strong>Tecdit</strong><br />
Yenilenme, yenilik kazanma. Nazzam tarafından, “bir türün bir hâlden başka bir hâle geçmesi” manasında kullanılmıştır.</p>
<p><strong>Ontojeni</strong><br />
Bir canlının embriyodan itibaren olgun hâle gelinceye kadar geçirdiği safhaların tamamıdır. Bir bitki, zigottan itibaren gelişerek çok hücreli yapı ve dokuları verir. Bitkide gözlenen bu safhalar “filiz, fidan, ağaç ve meyveli ağaç” şeklinde, hayvanlarda “çok hücreli embriyodan yavru ve yetişkin bir hayvan,” insanda ise “bebek, çocuk, genç, olgun ve yaşlı” olarak şekillenir. Bitkiler, hayvanlar ve insanlar âleminde görülen bu gelişim bir kanun şeklinde kendini gösterir. Bu cihetiyle ontojeni, bir bakıma tekâmülün bir manasıyla terminoloji bakımından büyük oranda örtüşmektedir.</p>
<p><strong>Filogeny<br />
</strong>Bir canlının ilk yaratılışından itibaren günümüze kadar geçirdiği farz edilen ve ilmî tetkikle açıklanmaya çalışılan saf­halardır. Evrim düşüncesine göre, yeryüzünde ilk önce tek hücreli bir varlık teşekkül etmiş, bunun zaman içerisinde değişim ve başkalaşım geçirmesiyle silsile hâlinde ve tamamen tesadüflere bağlı olarak yüksek yapılı diğer canlılar ortaya çıkmıştır. İlk canlılar soy ağacının kökünü, daha sonrakiler gövdesini teşkil etmiş, bunlar da giderek ağacın dalları gibi ikiye ayrılmış, bir dalı bitkiler âlemini, diğer dalı da hayvanlar âlemini vermiştir. Bu soy ağacı “Filogenetik Soy Ağacı” ola­rak adlandırılır.</p>
<p><strong>Sonuç<br />
</strong>Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi “evrim” kelimesi, değişme, başkalaşma, farklılaşma ve ilerleme gibi, aralarında değişik nüanslar bulunan pek çok kelime, tabir ve de­yim yerine kullanılmanın yanında, bir türden bir başka türün ve dolayısıyla bu yolla bütün canlıların tesadüfen ortaya çıktığını da içine alan “evolüsyon” yerine de kullanılmaktadır. Bütün bu manalar “Evrim Teorisi” adı altında ifade edil­me­ye çalışılır. Hâlbuki “tekâmül” manasında “evrim” kullanılıyorsa, yani siz “evrim” terimiyle “tekâmül” manasını ifade edi­yorsanız, bu manadaki evrim, teori değil, bir kanundur. Ay­nı şekilde, “evrim” terimiyle, tahavvül-ü zerrat, yani atom­ların hâl değiştirmesi kastediliyorsa, o da teori değil, bü­­tün kâinatta cereyan eden umumi bir kanundur.</p>
<p>Şunun da belirtilmesi gerekir ki, burada verilmeye ve açık­lanmaya çalışılan birtakım Arapça, Farsça ya da Osmanlıca kelime ve tabirlerin verilmesinden maksat, bu kelimelerin kullanılmasını müdafaa etmek ya da o kelimeleri savun­mak değildir; farklı manadaki kelimelerin tek kelimeyle ifadesinin nasıl mana kargaşasına yol açtığına dikkati çekmektir. “Tekâmül” kelimesini kullanmayacaksak, bunun yerine kul­lanacağımız tabirin başka manaları içerisine almama­sı gerekir. Aksi hâlde, şimdiki durumda olduğu gibi, karşı­mı­za mana kargaşası çıkacaktır.</p>
<p><strong>Anorganik ve Organik Evrim<br />
</strong>Burada evrim, yine yaygın kullanılış manasıyla, yani yukarıda sözü edilen değişme, başkalaşma, farklılaşma, ilerleme ve evolüsyonu ifade eden bütün tabir ve kelimelerin yerine kullanılmıştır. Geniş manasıyla evrim, anorganik ve organik olmak üzere ikiye ayrılır.</p>
<p><strong>Anorganik evrim<br />
</strong>“Kâinattaki bütün cansız varlıkların nasıl ortaya çıktığı ve günümüze nasıl ulaşmış olduğu” hususu, anorganik evrimin konusunu teşkil eder. Bir başka ifadeyle, anorganik evrim, ilk maddenin nasıl ortaya çıktığını, galaksilerin yaratılışını ve dünyanın günümüzdeki şeklini alması için geçirdiği safhaları iza­ha çalışır. Görüldüğü gibi, mesele bir veya birkaç teoriyle geçiştirilemeyecek kadar şümullü olduğu gibi, ilimlerin pek çoğunun felsefi temelini de teşkil etmektedir.</p>
<p><a href="http://www.sorularlaevrim.com/makale/evrim-terminolojisi-125.html" target="_blank">Prof.Dr. Adem Tatlı</a></p>
<h6>Kaynaklar:</h6>
<h6>1. Hakkı, İ. Ma&#8217;rifetname. Ahmet Kamil Matbaası. İs­tanbul. 1297, s.28.</h6>
<h6>2. Hakkı, İ.: a.g.e. s.32.</h6>
<h6>3. Yazır, H. Hak Dini &#8211; Kur&#8217;an Dili. 1971, c.1, s. 329 – 331.</h6>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.teknoscience.net/index.php/evrim-terminolojisi-dosya-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Evrim Görüşünün Tarihi Gelişimi [Evrim Dosyası -1]</title>
		<link>http://www.teknoscience.net/index.php/evrim-gorusunun-tarihi-gelisimi-evrim-dosyasi-1/</link>
		<comments>http://www.teknoscience.net/index.php/evrim-gorusunun-tarihi-gelisimi-evrim-dosyasi-1/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 05 Aug 2009 15:28:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Evrim dosyasi]]></category>
		<category><![CDATA[Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.teknoscience.net/?p=1779</guid>
		<description><![CDATA[“Her tarafımızı kuşatmış bu Evrim Teorisi neyi tahmin ediyor? ‘Rastgele mutasyon, seleksiyon katsayısı’ gibi bir avuç dolusu varsayım öne sürerek, zaman içinde gen frekanslarındaki değişiklikleri inceliyor. Bu büyük Evrim Teorisi’nin içeriği gerçekten bu mu?” (G. L. Miklos). Bugün dünyada yaşayan canlılar arasındaki akrabalığın derecesi ve sebebiyle geçmiş ve gelecekteki hadiselerin yorumunu yapan “evrim” dü­şüncesi, insanlık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/evrimdosyasi.jpg"><img class="size-full wp-image-1780  aligncenter" title="evrimdosyasi" src="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/evrimdosyasi.jpg" alt="evrimdosyasi" width="282" height="127" /></a></p>
<p><em>“Her tarafımızı kuşatmış bu Evrim Teorisi neyi tahmin ediyor? ‘Rastgele mutasyon, seleksiyon katsayısı’ gibi bir avuç dolusu varsayım öne sürerek, zaman içinde gen frekanslarındaki değişiklikleri inceliyor. Bu büyük Evrim Teorisi’nin içeriği gerçekten bu mu?”<br />
(G. L. Miklos).</em></p>
<p>Bugün dünyada yaşayan canlılar arasındaki akrabalığın derecesi ve sebebiyle geçmiş ve gelecekteki hadiselerin yorumunu yapan “evrim” dü­şüncesi, insanlık tarihi kadar eskidir.</p>
<p><span id="more-1779"></span></p>
<p>1- Batı’daki Görüşler<br />
Yunan filozoflarından Empedocles (MÖ 492-432), bütün varlıkların hava, su, toprak ve ateş gibi dört unsurun belirli oranlarda birleşmesiyle meydana geldiğini belirtmiştir. Bitkilerin tomurcuklanmayla çeşitli hayvanları verdiğini ileri sürmüştür. Ona göre kan, insan hayatının ana taşıyıcısı ve düşünmenin merkezidir.</p>
<p>Heraclitus ise, MÖ 570’li yıllarda bütün canlıların değişerek yeni şekiller verdiğini belirtmiştir.</p>
<p>Anaximander (MÖ 610-545), tabiat üzerine yazdığı kitabında, yok olanın var, var olanın da yok olamayacağına yer verir. Eşyanın hava, toprak, su ve ateş olmak üzere dört ana unsurdan şekillendiğine temas eder. Anaximander’in Dar­win’den 24 yüzyıl önce ileri sürdüğü evrim dü­şüncesine göre, canlılar sudan hasıl olmuştur. Bir kısmı karaya çıkarak ortama uymuş ve orada çoğalmıştır. Ona göre insan, kurbağalar gibi daha basit formlardan meydana gelmiştir.</p>
<p>MÖ dördüncü yüzyılda (MÖ 384-322) yaşamış olan Aristo, kendisinden önce gelen bazı filozoflar gibi, varlıkların toprak, su, hava ve ateş olmak üzere dört unsurdan meydana geldiğine inanmaktadır. O, çevresindeki canlılarla ilgilenmiş, “Hayvanlar Hakkında Araştırmalar” adlı eserinde hayvanların hayatından bahsetmiş, birçok memeli-kuş-sürüngen-balık ve omurgasız hayvana yer vermiştir. “Hayvanlarda Üreme” adlı eserinde de hayvanların nasıl meydana geldiklerini ve ürediklerini açıklamıştır. “Hayvanların Kısımları” adlı eserinde ise, hayvanların çeşitli organlarından ve özellikle sinirler ve kaslardan bahsetmiştir. Aristo, canlılığın temelinde sadece maddi sebeplerin değil, bunun dışında “canlı cevher” olarak bahsettiği ruhun rolüne dikkati çekmiştir. “De Anima” adlı eserinde, bitkilerde beslenme ve çoğalmayı idare eden basit ruhtan, hayvanlarda hisleri idare eden hayvani ruhtan, insanda da şuur ve zihni idare eden insani ruhtan söz etmiştir. O, cansız maddelerden canlıların meydana geldiğine inan­­maktadır. Bununla beraber, canlılarda ve bunların organlarındaki nizamın ve işleyiş tarzının, tesadüfün ve gelişigüzelliğin ya da plânsızlığın eseri olmadığına, bütün bunların bir gayeye ve hedefe göre plânlı yapılışın eseri olduğuna dikkati çeker ve bunu yapanı da “tabiat” olarak adlandırır1.</p>
<p>Theophrastus (MÖ 380-287), Aristo ile aynı dönemde yaşamıştır. Aristo, “zoolojinin kurucusu” kabul edilebilir. Theophrastus da bir bakıma “botaniğin kurucusu”dur. Eflatun ve Aristo’dan ders alan Theophrastus, bitkilerin çeşitli kısımlarından bahsetmiştir.</p>
<p>MS birinci yüzyılda Plinius (MS 23-79), “Tabiat Tarihi” adlı 37 ciltlik seride, o güne kadar yapılmış çalışmaların özetini vermiştir. Plinius, kâinatı “bir yaratıcının eseri” olarak görmüştür. MS ikinci yüzyılda Galen, canlı hayvanlar üzerinde deneyler yaparak, kalp, kan hareketleri ve sinir fizyolojisi hakkında önemli tespitlerde bulunmuştur.</p>
<p>Batı’da Orta Çağ boyunca ilim ve fende büyük bir duraklama olmuştur. Sarton, modern zooloji ve biyoloji sahasındaki çalışmaların bilhassa 17’nci yüzyıl sonlarından itibaren Müslümanların tesiriyle başladığını belirtir2.</p>
<p>Lamarck ve Darwin’den önce 17 ve 18’inci yüzyılda yaşayan ve onlara fikir ortamı hazırlayanların başında J. Ray (1627-1705), Buffon (1707-1788), E. Darwin (1731-1802), Cabanis ve Linnaeus (1707-1778) gelir.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-1781" title="lamarck" src="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/lamarck.jpg" alt="lamarck" width="175" height="258" /><strong>1.1- Lamarckizm</strong><br />
Fransız biyoloğu Jean Baptise de Lamarck (1744-1829), 1809’da “Philosophie Zoologique” (Zoolojinin Felsefesi) isimli bir kitap ya­yınladı. Lamarck kitabında, türlerin sabit olmadığını, basit yapılı can­lıların uzun süreli bir evrimleşme neticesi daha kompleks yapılı canlılara dönüştüğünü savunuyordu. Onun düşüncesi, “çevre şartlarındaki bir de­ğişikliğin o muhitte yaşayan bir hayvan türünde meydana getireceği de­ğişme ihtiyacına göre, yeni alışkanlıkların kazanılacağı” esasına da­yanmaktaydı. Bu yeni alışkanlıklar da, içten gelen hislerin gayretiyle doğuyordu. Lamarck’ın bu görüşü iki madde hâlinde ifade edilebilir:</p>
<p><strong>1. Kullanma ve kullanmama kanunu.</strong></p>
<p>Lamarck’a göre vücudun fazla kullanılan organları gelişip bü­yüyecek, kullanılmayan organlar ise körelecek veya ortadan kalkacaktır.</p>
<p><strong>2. Kazanılan özelliklerin kalıtımı.</strong></p>
<p>Kullanmayla gelişen veya kullanmamayla körelen organlar ka­lıtım yoluyla yavrularına geçmektedir. Ona göre yılanların ataları kısa vücuda ve ayaklara sahipti. Ge­rektikçe yeryüzünde sürünerek hareket ediyorlardı. Dar aralıklardan ge­çebilmek için vücutlarını gererek uzatıyorlardı. Sürünerek ve kıvrılarak hareket ettiklerinden ayaklarını kullanamıyorlardı. Uzun bir süre sonunda kullanılmayan ayaklar körelerek kayboldu ve vücutları bugünkü uzun­luklarına ulaştı.</p>
<p>Lamarck’ın bu konuda diğer bir örneği, zürafalardır. Zürafaların atası, geyiğe benzeyen ve boynu uzun olmayan bir tip idi. Ortamda kâfi miktarda ot bulunmadığından bu hayvan ağaç yaprakları yemeye mecbur kalmış ve alt yapraklar bittikçe daha yüksekteki yapraklara erişmek için çabalamıştır. Bunun neticesi olarak boynu uzamış, bu uzama nesilden ne­sile daha fazla artmış ve böylece bugünkü zürafa meydana gelmiştir. Fakat bu teori, aynı çabayı gösteren, Meselâ keçilerin boy­larında uzamanın olmayışını izah edememektedir.</p>
<p>Aslında zürafaların, iddia edildiği gibi, uzun boylu ağaçları değil, küçük boylu olanları tercih ettiği, günümüzde yapılan bilimsel yayınlarda belirtilir. Nitekim Uppsala Üniversitesi zoologlarından Robert Simmon, 1996 yılında yayınladığı bir makalesinde, zürafaların kurak mevsimlerde bile alçak çalılardan beslendiğini dile getirmektedir3.</p>
<p><strong>1.2- Lamarckizm’in Kritiği</strong><br />
Şimdiye kadar yapılan denemelerde, ortam şartlarının değişmesiyle hasıl olan değişikliklerin yavrulara olduğu gibi geçmesi mümkün ol­mamıştır. Bu hususta ilk deneme 1887 yılında August Weismann ta­rafından yapılmıştır. O, 20 döl boyunca fare kuyruklarını kestiği hâlde 21’inci dölde farelerin yine birinci döldeki gibi uzun kuyruklu olduğunu görmüştür.</p>
<p>Lamarck’ın ileri sürdüğü değişiklik, fenotipik farklılıklardır. Yani modifikasyonlardır. “Modifikasyonların kalıtımla ana babadan yavrularına nakledileceği” fikri üzerine kurulan Lamarck’ın hipotezi, temel genetik ka­idelerine uymadığı için geçerliliğini yitirmiştir.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-1782" title="zurafa" src="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/zurafa.jpg" alt="zurafa" width="299" height="400" /><br />
<em>Şekil 1. Lamarck’ın ileri sürdüğü; “kullanılan organların geliştiği, kullanılmayanların köreldiği” görüşü, fenotipteki değişiklikleri yansıtmaktadır. Bunlar modifikasyonlardır. Modifikasyonlar ise, kalıtımla ana babadan yavrularına nakledilmez.(Fotoğraf:wikipedia)</em></p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-1784" title="keci-agac" src="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/keci-agac.jpg" alt="keci-agac" width="280" height="208" /><br />
<em>Şekil 2. Zürafa boynunun besin temini için uzadığını ileri süren Lamarckizm, aynı harekete maruz kalan keçilerde boynun niçin uzamadığını izah edememektedir.</em></p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-1785" title="lyell" src="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/lyell.jpg" alt="lyell" width="175" height="239" /><strong>1.3- Charles Lyell</strong></p>
<p>On sekizinci yüzyılın ortalarında, yüksek dağların tepesinde bu­lunan fosillerden bazılarının günümüz denizlerinde yaşayan canlılara benzerlik gösterdiği ifade ediliyordu. Birçok fosil hayvan grubunun ise yaşamadığı belirtiliyordu. Bu fikri savunanlardan Leonardo da Vinci, canlıların yalnız bir defada yaratıldığına, bazılarının zamanla nesli tü­kenerek ortadan kalktığına işaret etmişti. O zamanda düşünürlerin genel kanaati, “canlılığın zaman zaman teşekkül ettiği, bazılarının ateş, su ve diğer tabii afetlerle yok olduğu, yeni gelenlerin ise organizasyon ba­kımından, kendilerinden öncekilerden daha gelişmiş bulunduğu” yönünde idi. Bu teoriye “Ka­tos­trofizm (Tufan) Teorisi” denir. On dokuzuncu yüz­yıl başında Katostrofizm Teorisi yerine, “Üniformitarizm Teorisi” ileri sürüldü. Bu teoriyi savunanlardan Charles Lyell, 1830 yılında neşrettiği Principles of Geology kitabında, canlıların büyük afetlerle değil, uzun sürede çevre şartlarının zorlamasıyla değişikliğe uğradığını savundu. Nuh Tufanı’nın gerçeküstü olduğunu ileri sürdü. Bu kitabın Darwin üzerinde büyük tesiri olmuştur.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-1786" title="darwin" src="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/darwin.jpg" alt="darwin" width="175" height="221" /><strong>1.4 &#8211; Charles Darwin</strong></p>
<p><strong>“Darwinizm’in ana fikri bir cümlede özetlenebilir: ‘Tabiî seleksiyon, evrimci değişmenin yaratıcı gücüdür.’ Hiç kimse uygun ol­mayanın elimine edilmesinde seleksiyonun negatif rolünü inkâr ede­mez. Ancak Darwinciler bununla yetinmeyip, tabiî seleksiyonun uygun olanı yarattığını da söylemektedirler”<br />
( S. J. Gould).</strong></p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-1787" title="the-origin-of-species" src="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/the-origin-of-species.jpg" alt="the-origin-of-species" width="175" height="300" /><br />
<em>Türlerin Kökeni (The Origin of Species) isimli kitabın 1859 yılında basılan nüshasının ilk sayfası</em></p>
<p>Eğitimine tıpla başlayıp papaz okuluyla devam eden Charles Dar­win (1809-1882), 1831 yılında Güney Amerika ve Pasifik adalarını “Beagle” adlı gemiyle beş yıl dolaştı. Seyahat boyunca karşılaştığı hayvan tür­lerini inceledi. Seyahat hatıralarını, “Bir Tabiatçının Beagle ile Seyahati” adlı kitapta toplayarak 1839 yılında yayınladı.</p>
<p>1838-1841 yılları arasında Darwin, Jeoloji Cemiyeti sekreterliği yaptı. Bu sırada Darwin, Jeolog Charles Lyell’in düşüncelerinden et­kilendi.</p>
<p>Charles Darwin’in fikirleri üzerine asıl önemli tesir icra eden, Tho­mas Robert Malthus’un insan nüfusu hakkındaki bir incelemesidir. Bu in­celemesinde Malthus, “hayatın bir mücadeleden ibaret olduğu” fikrinden hareket ediyor, insan nüfusunun gıda kaynaklarından daha süratli bir şekilde artmak­ta olduğuna dikkati çekiyor, ancak bu artışın savaş/kıtlık/hastalık gibi sebeplerle belli bir seviyede tutulduğu­nu ve nüfus-gıda den­gesinin sağlandığını ileri sürüyordu. Malthus’un bu düşüncelerini kendi müşahedelerine tatbik eden Darwin, “Tabii Seleksiyon” (Doğal Ayıklama) fikrini benimsedi. Buna göre, canlılar dünyasında devamlı bir hayat kavgası vardır. Bu kavgada tabii seleksiyon, kuv­vetlileri hayatta bırakmakta, zayıfları ise elemektedir.</p>
<p>1.5- Darwinizm<br />
“Bir zamanlar ‘tabiî seleksiyon’ fikri herkese basit geliyordu. Tabiat, uygunun yaşamasını sağlamakla mükâfatlandırırken, uy­mayanı ise yok olmayla cezalandırıyordu. Ancak uygunun ne ol­duğunu tanımlamaya sıra gelince problem ortaya çıktı. Böylece tabiî seleksiyon, en uygunun hayatta kalması ve üremesi lehinde dav­ranmaktadır. En uygun olanlar da en fazla üreyenlerdir. Gö­rüldüğü gibi bu mantık, bizi basit bir daireye sokmaktadır. Bu da­ireden çıkmak için ‘Evrim neyi evrimleştirir?’ sorusuna cevap bulmak zorundayız (A. Koestler).</p>
<p>Darwin’in, canlıların çeşitliliği hususunda getirdiği farklı yaklaşım sebebiyle “evrim” kelimesi, Darwinizm’le eş anlamlıdır. Darwin 1859 yı­lında neşrettiği “Origin of Species” (Türlerin Kökeni) adlı eserinde, mev­cut türlerin, vaktiyle yaşamış türlerin değişmesiyle hasıl olduğunu ileri sürmüştür. Darwin Teorisi’nin dayandığı faraziyeleri şöyle sıralamak mümkündür:</p>
<p><strong>1. Belli bir ortamda bir türün fert sayısının değişmezliği</strong></p>
<p>Belli bir ortamda yaşayan, belli bir türe ait olan canlı sayısı, de­ğişmeden, uzun yıllar hemen hemen aynı kalır. Hâlbuki her canlı grubu çok sayıda yavru hasıl eder… Meselâ bir dişi sirke sineği (Drosophila me­lanogaster) yaz aylarında 700 yumurta bırakır ve her sinek aşağı yukarı üç hafta yaşar. Bunların 350’sinden dişi hasıl olur. Üç hafta sonra bun­ların sayısının:</p>
<p>1. haftada bir dişi ve bir erkek , 2. haftada 350 dişi ve 350 erkek, 3. haftada 122 bin 500 dişi ve 122 bin 500 erkek sinek olması gerekir. Fakat ortamdaki sinek sayısı hiçbir zaman bu sayıya ulaşamaz. Öyleyse bunların belli bir ortamda sürekli artmasını önleyen bir veya birkaç sebep olmalıdır.</p>
<p><strong>2. Hayat mücadelesi</strong></p>
<p>Darwin’e göre çok sayıda hasıl olan yavruların hepsi ergin hâle ge­çemez, bir kısmı ölür. Meselâ sirke sineği yavrularından hepsinin ergin hâle geçmesini önleyen sebepler arasında şunlar sayılabilir:</p>
<p><strong>1. Aynı yerde ve kendi soyundan olan canlılarla yarışma.</strong></p>
<p>Bu da birkaç tarzda olabilir:</p>
<p><strong>1.1- Yer bulma mücadelesi.</strong></p>
<p><strong>1.2- Besin bulma mücadelesi.</strong></p>
<p><strong>1.3- Eş seçme mücadelesi.</strong></p>
<p><strong>2. Aynı yerde yaşayan ve kendi soyundan olmayan canlılarla ya­rışma.</strong></p>
<p><strong>2.1- Aynı besini kullanma sebebiyle ortamdaki besinin azalması.</strong></p>
<p><strong>2.2- Aynı yerde yaşayan hayvan türü, diğerinin besinidir.</strong></p>
<p><strong>3- Ortamdaki fiziki ve kimyevi faktörlerin etkisi.</strong></p>
<p>Su baskınları, çok sıcak ve çok soğuk iklimler, ortamdaki canlıları etkileyebilir.</p>
<p><strong>3- Korunma</strong></p>
<p>Her canlıda iki içgüdü göze çarpar.</p>
<p><strong>1- Canlının kendini koruması.</strong></p>
<p><strong>2- Canlının dölünü devam ettirmesi.</strong></p>
<p><strong>4- Tabiî seleksiyon</strong></p>
<p>Hayat mücadelesi sonunda başarılı olanların yaşadığı ve neslinin ­devam ettiği, ortam şartlarına uyamayanların ortadan kalktığı kabul edilir.</p>
<p><strong>5- Tür teşekkülü</strong></p>
<p>Darwin’e göre, bir canlı grubunda bazı fertler sahip oldukları özel­likler sayesinde birtakım şartlara, diğer bazıları ise başka şartlara uyarsa, zamanla bunlar arasındaki yapılar o kadar fazlalaşır ki artık o iki grup ayrı iki tür hâline gelir&#8230;</p>
<p>Darwin’in düşünceleri şöyle özetlenebilir:</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-1788" title="darwin1" src="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/darwin1.jpg" alt="darwin1" width="362" height="241" /></p>
<p><strong>1.6- Darwinizm’in Lamarckizm’den Farkı</strong>Lamarck, evrimin ihtiyaçlar karşısında meydana geldiğini öne sü­rüyordu. Darwin ise, evrimi tamamen tesadüfle izah etmektedir. Meselâ Lamarck, zürafa boynunun ortama uymak zorunda kaldığı için uzadığını söylüyor. Darwin ise, tesadüfen boynu uzun olanların yaşama şansları ol­duğunu belirtiyordu. Aynı şekilde Lamarck, mağarada yaşayan gözleri kör hayvanların o ortama uymak zorunda kaldıkları için böyle olduklarını, Darwin ise gözleri kör olanların mağarada yaşayabildiklerini ileri sü­rüyor, fakat kör olmanın sebebini açıklamıyordu.</p>
<p><strong>1.7- Darwinizm’in Kritiği</strong><br />
Darwinizm ilim dünyasında bir hayli taraftar bulmuştur. Ancak ileri sürülen hususların pek çoğu ispat edilemediği için teori seviyesinde kalmıştır. Bilhassa genetik, moleküler biyoloji ve antropoloji sahasındaki gelişmeler ışığında Dar­winizm’in kritiği yapılmaktadır. Bu noktada, ileri sürülen hususları birkaç madde hâlinde toplamak mümkündür:</p>
<p>1- Bu teoride basitten mükemmele doğru bir gelişme ileri sü­rüldüğü hâlde, kromozom sayılarında böyle bir gelişme yoktur. Meselâ tek hücrelilerden Radiolaria’da kromozom sayısı 800 olduğu hâlde, top­rak solucanında iki, alabalıkta 80-96, insanda ise 46’dır.</p>
<p>2- Darwin’in bahsettiği şekilde türlerin değişmesi için geçen zaman, bugün dünyanın hesap edilen yaşından çok daha büyüktür.</p>
<p>3- Ortam şartlarına en iyi uyma “ilerleme” şeklinde olduğu gibi, “ge­rileme” şeklinde de olabilir. Mademki tabiatta zayıflar elenmektedir, o hâlde bize göre çok güçsüz gibi görünen türlerin yaşaması nasıl izah edi­lecektir? Daha doğrusu kimler zayıftır?</p>
<p>4- Yeni türlerin birbirinden tedricen, yani yavaş yavaş hasıl ol­duğunu gösteren ara formlar bulunamamıştır.</p>
<p>5- Her canlının genetik yapısını muhafaza ederek kendi neslinden meydana gelmesinin sayısız örneği, “bir türün başka bir türden tesadüfen evrimleşerek hasıl olduğu” faraziyesine ters düşmektedir.</p>
<p>6- Birçok organizmanın, yeryüzüne ilk çıktığı andan itibaren hiç de­ğişmeden günümüze geldiği görülmüştür.</p>
<p>7- Bir organ tam olarak teşekkül etmediği sürece onun bir fonk­siyonu olmadığından, organ tam teşekkül edinceye kadar canlıya bir fayda sağlayamaz. Darwin bu düşüncenin aksini müdafaa etmektedir. Ona göre, Meselâ insan gözü, tam teşekkül edinceye kadar geçirdiği farz edilen ara devrelerde de görevini yapmıştır. Yarım gözün, yarım kalbin ya da yarım kafatasının mükemmel bir organ gibi nasıl görev yapmış olduğunun açıklanması gerekmektedir.</p>
<p>Darwinizm’e yapılan itirazlardan birisi de, tabii seleksiyonun “yaratıcı güç” olarak kabul edilmesinedir. Nitekim Gould, bunu şu şekilde dile getirir:</p>
<p>“Darwinizm’in ana fikri bir cümlede özetlenebilir: ‘Tabiî seleksiyon, evrimci değişmenin yaratıcı gücüdür.’ Hiç kimse uygun ol­mayanın elimine edilmesinde seleksiyonun negatif rolünü inkâr ede­mez. Ancak Darwinciler bununla yetinmeyip, tabiî seleksiyonun uygun olanı yarattığını da söylemektedirler” 4.</p>
<p>Uygun olanın ne olduğu da tartışmalı bir konudur. Bunu, Koestler şöyle değerlendirir:</p>
<p>“Bir zamanlar ‘tabiî seleksiyon’ fikri herkese basit geliyordu. Tabiat, uygunun yaşamasını sağlamakla mükâfatlandırırken, uy­mayanı ise yok olmayla cezalandırıyordu. Ancak uygunun ne ol­duğunu tanımlamaya sıra gelince problem ortaya çıktı. Böylece tabiî seleksiyon, en uygunun hayatta kalması ve üremesi lehinde dav­ranmaktadır. En uygun olanlar da en fazla üreyenlerdir. Gö­rüldüğü gibi bu mantık, bizi basit bir daireye sokmaktadır. Bu da­ireden çıkmak için ‘Evrim neyi evrimleştirir?’ sorusuna cevap bulmak zorundayız!” 5</p>
<p><em>Prof.Dr. Adem Tatlı</em></p>
<p>[Kaynak:<a href="http://www.sorularlaevrim.com/makale/evrim-gorusunun-tarihi-gelisimi-137.html">Sorularla Evrim</a>]</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.teknoscience.net/index.php/evrim-gorusunun-tarihi-gelisimi-evrim-dosyasi-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8216;Darwin Yılı&#8217;nda Darwinizm çöküyor&#8230;</title>
		<link>http://www.teknoscience.net/index.php/darwin-yilinda-darwinizm-cokuyor/</link>
		<comments>http://www.teknoscience.net/index.php/darwin-yilinda-darwinizm-cokuyor/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2009 14:37:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Teknobilim]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye’de Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.teknoscience.net/?p=1595</guid>
		<description><![CDATA[Yazarı Mustafa Akyol bilimin Ateizmden çark edişini anlatıyor. İşte yazısı: Doğa kanunlarının tasarımı İçinde bulunduğumuz sene, İngiliz doğa bilimci Charles Darwin&#8217;in 200. doğum yılından hareketle, &#8216;Darwin Yılı&#8217; ilan edilmiş durumda. Bu nedenle de onun geliştirdiği evrim teorisiyle her zamankinden daha sık karşılaşıyoruz. Bu teoriyi kendi dünya görüşlerini desteklemek için kullanan materyalistlerin de sesi yüksek çıkıyor. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yazarı Mustafa Akyol bilimin Ateizmden çark edişini anlatıyor. İşte yazısı:</p>
<p><a href="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/evrim-evolution3.jpg"><img src="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/evrim-evolution3.jpg" alt="" title="evrim-evolution3" width="200" height="120" class="alignnone size-full wp-image-1596" /></a><strong>Doğa kanunlarının tasarımı</strong><br />
İçinde bulunduğumuz sene, İngiliz doğa bilimci Charles Darwin&#8217;in 200. doğum yılından hareketle, &#8216;Darwin Yılı&#8217; ilan edilmiş durumda. Bu nedenle de onun geliştirdiği evrim teorisiyle her zamankinden daha sık karşılaşıyoruz. Bu teoriyi kendi dünya görüşlerini desteklemek için kullanan materyalistlerin de sesi yüksek çıkıyor. Peki ama bu ses ne kadar inandırıcı?</p>
<p>Önce doğru soruları sormak lazım. İlk soru, &#8216;Darwinizm geçerli bir teori mi, değil mi&#8217; sorusudur ve uzun zamandır tartışılagelmektedir. Ancak daha da önemli olmasına rağmen çoğu kez atlanan bir başka soru daha vardır: &#8216;Darwinizm geçerli olsa ne olur? Bundan ne gibi bir felsefi sonuç çıkar?&#8217;</p>
<p>Ateistlerin çıkardığı sonuç malum: Canlılığın amaçlı bir &#8216;yaratılış&#8217; ile değil, kör bir evrim süreci ile ortaya çıktığını söylüyorlar. Bu evrim sürecinin de iki temel dinamiği var: Bir, fiziksel, kimyasal ve biyolojik &#8216;doğa kanunları.&#8217; Bir de bu kanunlar sınırında gelişen rastlantısal olaylar. Ateistler, bu &#8216;doğa kanunları + rastlantı = hayat&#8217; formülünü kabul ettirdiklerinde, &#8216;yaratılış&#8217;ı da devreden çıkaracakları kanısında.</p>
<p><strong>Oysa durum hiç öyle değil&#8230;</strong></p>
<p>Bunu görmek için &#8216;doğa kanunları&#8217;na biraz yakından bakmak gerek. Bunların evrenin işleyişini düzene koyan sabit kurallar olduğunu biliyoruz. Örneğin su mutlaka 100 derecede kaynıyor. Attığımız taş, yerçekimi nedeniyle, mutlaka yere düşüyor. İyi ama bu kanunlar neden var? Ve dahası neden oldukları gibiler?</p>
<p>Evrim teorisi üzerinde kafa yoranlar bu soruyu uzun süre ihmal etmişlerdi. Konuyu ele alan ilk bilim adamı, aynı zamanda bir felsefeci olan Lawrence Joseph Henderson oldu. Henderson, 1913 yılında yayınlanan &#8216;The Fitness of the Environment&#8217; (Doğanın Uygunluğu) adlı kitabında, Darwinizm&#8217;in temel bir unsuru olan &#8216;uygunluk&#8217; kavramını doğaya adapte etti. Buna göre, başta su olmak üzere, yeryüzündeki &#8216;malzeme&#8217;, hayata imkan sağlamak için olabilecek en ideal yapıdaydı.</p>
<p>Yani, eğer evrim gerçekten dört milyar yıl sürmüş büyük bir gösteri ise, bunun &#8216;sahnesi&#8217; çok iyi hazırlanmıştı.</p>
<p>Bu görüş, 1960&#8242;larda fizik alanında elde edilen yeni bulgularla güçlenmeye başladı. Tüm doğa kanunlarının temeli olan yerçekimini, nükleer kuvvetleri ve elektromanyetik kuvveti inceleyen fizikçiler, bunların şaşırtıcı derecede &#8216;iyi ayarlanmış&#8217; olduğunu düşünmeye başladılar. Çünkü bunların değerlerinde en ufak bir farklılık olsa, üzerinde yaşamın yeşerebileceği Dünya gibi gezegenler hiçbir zaman var olmayacak, hatta maddeyi oluşturan elementler bile ortaya çıkmayacaktı.</p>
<p>1973 yılında Kopernik&#8217;in 500. doğum yıldönümü anısına düzenlenen büyük bir sempozyumda konuşan teorik fizikçi Brandon Carter, bu yaklaşımın adını da koydu: &#8216;Anthropic Principle&#8217;, yani &#8216;İnsani Prensip.&#8217; Carter&#8217;e göre doğa kanunları, biz insanların içinde yaşayabileceği bir evrenin ortaya çıkması için özel olarak tasarlanmış gibiydi.</p>
<p>Bu &#8216;kozmik tasarım&#8217;dan Allah&#8217;ın varlığına varmak da pek çok kişi için zor olmadı. İngiliz düşünür Anthony Flew gibi kararlı ateistleri fikrinden caydıran, &#8216;yanıldım, Tanrı varmış&#8217; dedirten de, modern fiziğin vardığı bu noktaydı.</p>
<p>Ateizmden çark eden bir başka Batılı düşünür olan Patrick Glynn ise, &#8216;Post-Seküler Dünyada İnanç ve Aklın Uzlaşısı&#8217; altbaşlığını taşıyan &#8216;God: The Evidence&#8217; adlı kitabında şöyle diyordu:</p>
<p>&#8216;Yaşam, bir kör kaza olmak şöyle dursun, tüm evrenin ilk andan itibaren kendisine yöneldiği, kendisi için ayarlandığı ve düzenlendiği bir hedef gibi duruyor&#8230; Bu ise, bizi Tanrı&#8217;nın varlığı fikrinden uzaklaştıran değil, aksine ona yaklaştıran bir keşif. Bilim ve inanç arasında var olduğu kabul edilen gerilim, çoktan ortadan kalkmış durumda.&#8217; [<a href="http://zaman.com.tr/haber.do?haberno=821497&#038;title=darwin-yilinda-darwinizm-cokuyor">1</a>]</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.teknoscience.net/index.php/darwin-yilinda-darwinizm-cokuyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Evrimi merak edenlere&#8230;Evrim Nedir?</title>
		<link>http://www.teknoscience.net/index.php/evrimi-merak-edenlereevrim-nedir/</link>
		<comments>http://www.teknoscience.net/index.php/evrimi-merak-edenlereevrim-nedir/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 11 Mar 2009 15:33:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dünya’da Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Teknobilim]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye’de Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.teknoscience.net/?p=1562</guid>
		<description><![CDATA[Evrim Teorisi ve Yaratılış inancı arasındaki ideolojik kavganın sorularına bu kitapta cevap bulabileceksiniz&#8230; “Evrim Teorisi” üzerine son yıllarda yazılmış çok önemli bir eseri incelemenin mutluluğunu yaşıyorum. Bu konuda genellikle meslekten olmayanların, sadece bir hobi ve merak saikiyle yazmış olduğu çok sayıda kitabı okumuştum. Çoğunlukla Hristiyan bilim adamlarının kendi dinlerinden aldıkları birikimle evrim aleyhinde yazdıkları çok [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/evrim-evolution.jpg"><img src="http://www.teknoscience.net/wp-content/uploads/evrim-evolution.jpg" alt="" title="evrim-evolution" width="300" height="447" class="alignnone size-full wp-image-1563" /></a>Evrim Teorisi ve Yaratılış inancı arasındaki ideolojik kavganın sorularına bu kitapta cevap bulabileceksiniz&#8230;</p>
<p>“Evrim Teorisi” üzerine son yıllarda yazılmış çok önemli bir eseri incelemenin mutluluğunu yaşıyorum. Bu konuda genellikle meslekten olmayanların, sadece bir hobi ve merak saikiyle yazmış olduğu çok sayıda kitabı okumuştum. Çoğunlukla Hristiyan bilim adamlarının kendi dinlerinden aldıkları birikimle evrim aleyhinde yazdıkları çok sayıda kitap Türkçeye tercüme edilmiştir. Özellikle son yıllarda birkaç yayınevi bu konuda oldukça önemli eserleri tercüme ederek ülkemiz okuyucusuna tanıttı. Ancak bu tercüme eserlerin en büyük eksikliği, Hristiyanlıktan kaynaklanan bazı yorumlarında gösterdikleri zafiyettir. Dünyanın yaşı ve ilk insanın mahiyetinin yorumlanması gibi kimi konularda İslâmın bazı farklılıklar göstermesi tabiidir. Ayrıca mesleği botanik veya zooloji gibi doğrudan bu mesele ile ilgili olmayanların yazacağı kitaplarda her zaman teknik bazı eksiklikler bulunacaktır.</p>
<p>Değerli yazar Prof. Dr. Arif Sarsılmaz 30 yıldan fazla evrim konusunda yazılar yazan ve dersler veren, mesleği bizzat bu konu olan bir araştırmacadır. Ne yazık ki, inancından dolayı devamlı olarak kendisine saldırıldığı ve akademik unvanlarını almakta çok sıkıntılar çektiği için, YÖK’ün zulmünden dolayı hâlâ mahlas kullanarak yazmaktadır. Aslında YÖK başkanı değiştiği için, daha demokratik bir döneme girmiş bulunuyoruz. Kanaatimce Sayın Sarsılmaz’ın bu kitabını ma1hlasla yazmasına gerek yoktu. Keşke gerçek ismiyle yazıp çalıştığı üniversite adına bastırabilseydi, akademik camiada oldukça kaliteli tartışmalara vesile olabilirdi.<br />
Bununla beraber, yılların birikimiyle yazdığı eseri, mahlas ismiyle bile olsa neşretmesi bir başarı ve cesaretin göstergesidir. Kitabın takdiminin Muhterem Fethullah Gülen hocaefendi tarafından yazılmış olması, bu konunun insanımız üzerindeki önemine ve “Darwinizm” in nesiller üzerinde yaptığı tahribatın büyüklüğü ölçüsünde değerlendirildiğini göstermektedir. Zaten Sayın Sarsılmaz ve daha birçok insan Muhterem Fethullah Gülen’in bu konudaki konferanslarını dinleyerek, bu husustaki şüphelerini izale etmişlerdir. </p>
<p>“110 soruda Yaratılış ve Evrim” kitabı şimdiye kadar evrim karşıtı olarak yayınlanmış pek çok eserden farklı yönleriyle ayrılabilir. Bir kere, yazarın bu dersi veren meslekten bir bilim adamı olması önemlidir. İkinci olarak derslerde karşılaştığı sorulara cevap olacak şekilde hazırlanması okuyucunun sıkılmadan takip etmesini mümkün kılmaktadır. Özellikle üslubun ne çok fazla akademik ne de çok fazla basitleştirilmemiş olması kitabın değerini artırmaktadır. Çok laf kalabalığına girmeden “evrim teorisinin” açık, eksik, yanlış ve abartılmış yönlerini sağlam kaynaklarla gözler önüne seren ve öğrencilerin rahatça anlayacağı bir dil kullanılmıştır.</p>
<p>Kitabın çok önemli bir özelliği Evrim Teorisini çalakalem çürütmek ve yanlışlığını göstermek değil, evrim adına yapılmış doğru yorum ve tespitlerin de takdir edilmesidir. Genellikle evrim konusuna yapılan eleştirilerde bu husus göz ardı edilmektedir. Yazarın da ısrarla üzerinde durduğu gibi bütünüyle bâtıl ve sapık bir ideoloji yoktur. Her ideoloji ve dünya görüşü, felsefî ekol, ne dersek diyelim; her birinde bazı hakikat kırıntıları, doğru tespitler ve faydalı yönler bulunabilir. Bu açıdan, Evrim Teorisi içinde de bazı doğru biyolojik prensiplerin bulunduğunu söyleyen yazar, bu hususların yorumlarına çok farklı bir bakış açısıyla yaklaşmıştır. </p>
<p>Evrim Teorisinin temel mekanizmaları olarak kabul edilen, adaptasyon, mutasyon, varyasyon ve tabii seleksiyona yaklaşımında, bu temel biyolojik prensipleri reddedip bilim karşıtı olmak yerine, bunların Allah’ın tabiat kitabına koyduğu ekolojik ve biyolojik prensipler olarak yeryüzündeki canlı hayatın sürdürülmesi için konulmuş esaslar olarak yorumlamaktadır. Genellikle evrimi reddedenlerin içine düştüğü en büyük sıkıntı bilimle dinin karşı karşıya getiriliyor gibi takdim edilmesidir. Halbuki yazarın pekçok yerde vurguladığı gibi bilime din, bir bütünün iki yüzü gibi takdim edilmekte, asıl birbiriyle zıtlaşanların zihinlerdeki din algısıyla bilim kavramına biçilen elbisedir. Gerçekte bilim ile dinin birbiriyle zıtlaşmadığının bir göstergesi de evrim mekanizmaları olarak takdim edilen hususların nasıl yorumlanabileceğidir. </p>
<p>Evrimcilerin “tesadüfî mutasyonları” Sayın Sarsılmaz’ın yorumlarında Allah’ın icraatında kader kaleminin işleyişiyle ortaya çıkan küllî planın yazar bozar tahtası; “adaptasyon” fertlerin genetik potansiyeline tür sınırları içinde kalmak kaydıyla verilmiş hayatta kalıp yaşama ve neslin devamı için bir sigorta; “tabii seleksiyon” ise ekolojik dengenin işlemesi için gerekli gıda zinciridir. Bu tespitler, biyolojik prensiplerin ateizme ve materyalizme âlet edilmeden de gayet mantıklı ve makul yorumlanabileceğini, din ile bilimin ve kişinin inanç dünyasının birbirine ters düşmeden birlikte ve uyum içinde olabileceğini göstermektedir. </p>
<p>Kitabın bu enteresan yorumları dışında, evrim teorisinin yanlışlığını gösterir mahiyette fosillerin yaş tayinlerindeki hatalar, fosil sahtekarlıkları, embriyolojik hatalar, ihtimal hesaplarıyla bir hücrenin bile tesadüfen ortaya çıkamayacağı, varyasyonların biyolojik değişmedeki rolü, Allah’ın her yaratmasındaki değişiklikler ve bunların tür içindeki zenginlik olarak değerlendirilmesi ve ırkların (alttürlerin) ortaya çıkışındaki biyolojik sınırlar çok önemli hususlar olarak birçok okuyucunun zihin kalıplarında zorlamalar ve yeni yapılanmalar ortaya çıkaracak gibi görülmektedir.[<a href="http://www.samanyoluhaber.com/haber-141339.html">1</a>]</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.teknoscience.net/index.php/evrimi-merak-edenlereevrim-nedir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Evrimciler şaşkın: 2 bin yıllık insan beyni bulundu</title>
		<link>http://www.teknoscience.net/index.php/evrimciler-saskin-2-bin-yillik-insan-beyni-bulundu/</link>
		<comments>http://www.teknoscience.net/index.php/evrimciler-saskin-2-bin-yillik-insan-beyni-bulundu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Dec 2008 19:02:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dünya’da Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Teknobilim]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.teknoscience.net/?p=1418</guid>
		<description><![CDATA[İngiltere&#8217;de en az 2 bin yıllık olduğu sanılan bir insan beyni bulundu. İngiltere&#8217;de paleontologların ortaya çıkardığı bir kafatasının içinde en az 2 bin yıllık olduğu tahmin edilen insan beyni bulundu. Ülkenin kuzeyindeki York kenti yakınlarında M.Ö. 300 yılından kalma bir kazı alanında çalışan Rachel Cubitt adlı paleontoloğun bulduğu beynin, Demir Çağı&#8217;ndan kaldığı tahmin ediliyor. Kafatasının [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İngiltere&#8217;de en az 2 bin yıllık olduğu sanılan bir insan beyni bulundu.</p>
<p>İngiltere&#8217;de paleontologların ortaya çıkardığı bir kafatasının içinde en az 2 bin yıllık olduğu tahmin edilen insan beyni bulundu.</p>
<p>Ülkenin kuzeyindeki York kenti yakınlarında M.Ö. 300 yılından kalma bir kazı alanında çalışan Rachel Cubitt adlı paleontoloğun bulduğu beynin, Demir Çağı&#8217;ndan kaldığı tahmin ediliyor.</p>
<p>Kafatasının dini bir törende kullanıldığını düşündüklerini belirten paleontologlar, en az 2 bin yıllık olduğu sanılan beynin, çok iyi korunduğunu söylediler.</p>
<p>Paleontolog Rachel Cubitt, kafatasını bulduğunda içinde bir şeyin hareket ettiğini hissettiğini, sonra sarı bir madde gördüğünü belirtti ve &#8221;Bu, bana beyin dokularının hayatta kalmasıyla ilgili üniversitede gördüğüm dersi hatırlattı&#8221; dedi.</p>
<p>York hastanesinde taramadan geçirilen kafatasındaki beynin incelenebilecek durumda olduğu kaydedildi.<br />
[<a href="http://www.guncel.net/teknoloji/2008/12/12/2-bin-yillik-insan-beyni-bulundu.htm">#</a>]</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.teknoscience.net/index.php/evrimciler-saskin-2-bin-yillik-insan-beyni-bulundu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
